SORULAR VE CEVAPLAR

Bu bölümde, sizlerden gelen sorulara verdiğim yazılı yanıtları bulabilirsiniz. Yazılar tanı veya tedavi amacıyla kullanılamaz. Amacımız, insanların sorunlarını anlamalarına ve çözüm yolları keşfetmelerine katkı sağlamak, farkındalıklarını artırmak ve yaşam kalitelerini iyileştirmektir. Sizler de sorularınızı e-mail veya Whatsapp iletişim numarası üzerinden paylaşabilirsiniz. İyi okumalar.

92. Soru: “Başarı İçin uğraşıyor, zorlanıyorum öyleyse başarıya yakınım” mantığı kendini kandırma mı, neler olabilir”?

Merhabalar, öncelikle sizler için başarının tanımı nedir bunu kendinize sorabilirsiniz. Ben neye ulaşmak, elde etmek istiyorum?

Eğer ulaşmak istediğiniz şey kendi istemleriniz değil de beklentilerden, başka insanların isteklerini gerçekleştirmeye çabalamaktan geliyorsa bu sizler için bir paradoks yaratabilir. Örneğin çok çabalamak, çok çalışmak ikincil olarak sizlere hayattaki stresinizden uzaklaşmanızı sağlayabilir ancak çok çalışmanın sonucunda başarıya ulaştığınızda bu sefer de stresinizi giderme yönteminiz artık olmayacaktır ve soru aslında bilinçli isteklerimiz ile bilinçaltı isteklerimizin çatıştığı konuları ifade eden çok güzel bir soru.

Sizler için önerdiğim bir baş yapıt olan “Andrei Tarkovsky – Stalker” filmindeki bir bölümde gizemli ve sıkı korunan bir alan bulunuyor. Metafizik bir alan olan bu yere ulaşmak için birçok sınavdan, tehlikeden sıyrılmak gerekiyor. İnsanlar eğer tüm bunları geçerse bölgeye ulaştıklarında dileklerinin gerçekleşeceğine inanıyorlar. Bu bölgeye daha önce gelen bir kişi çok zengin olmayı diliyor ve daha sonra St. Petersburg’a geldiğinde oranın en zengin, en varlıklı insanlarından biri oluyor ancak daha sonra tüm servetini kaybediyor. Film bizlere şunu sorgulatıyor: acaba bu dileği gerçekleşen kişi ya derinlerde her şeyini kaybetmeyi istemişse ve büyülü bölge aslında bu dileğini gerçekleştirmiş olabilir mi?

Bu noktada film ve sorunuz aslında bizi “biz gerçekten ne istiyoruz, ne istediğimizin ne kadar bilincindeyiz” sorusuna götürüyor. Öneri olarak başarının sizin için ne anlama geldiğini, başarıya ulaşma konusunda stratejilerinizi ve ulaşmak istediklerinizi yazıya dökmeniz çok aydınlatıcı olabilir.


“Daha önce size anlattığım her şey bir yalandı. Esin falan umurumda değil. Ne istediğimi ifade etmek için doğru sözcüğü nasıl bilebilirim? İstediğim şeyi gerçekten istemediğimi nasıl bilebilirim? Ya da, istemediğim şeyi gerçekten istediğimi nasıl bilebilirim? Bunlar anlaşılması zor şeyler. Onları adlandırdığımız an, anlamları kaybolur, erir, çözülür, güneşte kalan bir denizanası gibi. Bilincim vejetaryenlik istiyor dünyayı ikna etmek için, ama bilinçdışım, bir parça kanlı et için çıldırıyor. Ne istiyorum?” — Stalker 1979

91. Soru: “Evleneceğimiz kişinin ailesinin tamamen hayatımızda yer almaması mümkün mü? Yoksa imkansız mı?”

Merhabalar. Hepimiz ailelerimizden çeşitli miraslar alırız ve dünyaya geliriz. Bu genetik düzeyden tutalım, hastalıklara, dünya görüşünden dile, insanlara yaklaşımımıza kadar elbette bu listede psikanalitik kavramlardan Oedipus ve Elektra Komplekslerine de yer ayırmak önemlidir. Bu nedenle evlenilecek olan kişinin ailesi fiziken olmasa dahi duygusal ve psikolojik anlamda bireyin hayatında kendisine bir yer edinecektir. Elbette burada olgunlaşma ve birey olmayı ele alabiliriz. Çünkü özerk, sağlıklı gelişen ve bilinçli bir birey olarak büyüyen insanlar yaşamda kendi kararlarını alabilir ve bu sayede ailelerinden çok daha özgün bir kişilik inşa edebilirler ancak kimi durumlarda dünya ve insanlar ile ilgili kaygılı-pesimist bir bakış açısına sahip insanlar dünyadan, etkileşimlerden ve yeni kararlar almaktan çekinebilecekleri için bu tür durumlarda sıklıkla ilk öğretmenlerine yani anne-babalarına nasıl bir karar vermeleri konusunda başvurabilirler. Elbette bundan hiçbir yanlışlık yoktur ancak birey olabilmek önemli ölçüde kimi zaman yanlış bile olsa cesurca kendi kararlarını alabilmekten geçer aksi takdirde daha güvenli, hasarsız deneyimler yaşayabiliriz ancak bu sefer de başka insanların kararlarının gölgesinde hareket etmiş oluruz.

Bu nedenle aileden de önce sağlıklı sınırlar çizebilmek ve bu sınırları koruyabilmek için kişinin sağlıklı bir psikolojik gelişime sahip olması çok daha önemlidir. Aksi durumda ailelerde tıpkı çocuklara verilen ve yıllarca, nesillerce tekrar edilen isimlerin yansıttığı gibi özgün kişiliklerin pek az olduğu sık sık tekrar eden bir döngüye sahip olabilir.

90. Soru: “Satrancın çocuklar üzerindeki etkisi?”

Satrancın Tarihi ve Psikolojik/Gelişimsel Olarak Faydaları “Amerika Satranç Birliği’ne göre satrançta ilk on hamlede oynanabilecek yaklaşık 170 oktilyon (169.518.829.100.544.000.000.000.000.000) farklı seçenek vardır.”

Satranç, Mısır Piramitlerine işlenmiş kabartmalardan tutun yüzlerce medeniyete ev sahipliği yapmış Hindistan’a, Yavuz Sultan Selim’in İran Şahı ile oynadığı satranç maçına kadar tarihi binlerce yıl öncesine dayanan ve tüm coğrafyalara yayılmış bir zeka oyunudur. Tarihinin bu kadar eski olması beraberinde bir satranç felsefesini, her toplumun kendi tarzını geliştirmesini ortaya çıkarır. Her ne kadar zeka oyunu olarak kategorize edilse de bir “Satranç Eğitmeni” olarak satranç eğitimleri sırasında satranç çocuklara;

  • Kendi kararlarını almayı ve sonuçlarını oyun tahtasında görmeyi
  • Beklemeyi öğrenmeyi (Rakibine saygı duymayı, sırası gelene kadar düşünmeyi ve zamanı etkili ve verimli bir şekilde kullanmayı)
  • Kazanmak için çok farklı açılardan bir şeye bakabilmeyi (Rakibinin bakış açısını da analiz etmeyi)
  • Zamanını etkili, verimli kullanmayı ve zaman baskısı altında stresli bir durumda sağlıklı kararlar verebilmeyi (Ne kadar iyi oynanırsa oynansın eğer süre iyi kullanılmazsa oyun süre yetersizliğinden kaybedilebilir.)
  • Dikkatini dağıtan şeyleri eleyerek oyuna ve hedefine konsantre olabilmeyi (Dikkati ve odaklanmayı geliştiren boyut)
  • Özellikle çocukluk döneminde anne/babanın oyuna desteği olmadan kendi kararları ile hamleler yaptığı için özgüven ve benlik saygısını geliştirmesi gibi hem kişilik hem de zeka anlamında çocukların birçok alanda gelişim ve kazanımlar elde etmesini sağlar.

Ayrıca yapılan bilimsel çalışmalara göre satranç çocuklarda bilişsel fonksiyonları (Beynin her iki yarım küresini de aynı anda çalıştırdığı) ve IQ’yu geliştirmesinin dışında zor ve mücadele gerektiren bir oyunu kazandıktan sonra kendilerine güven ve saygı anlamında da gelişme katederler. Belli bir konuda özgüven sahibi olan çocuklar bunu sosyal yaşamlarına da taşıyarak günlük yaşantılarında çok daha özgüvenli, kararlarını iyi hesaplama becerileri kazanırlar.

89. Soru: “Hocam oğlum 16 yaşında çok tersliyor beni ona bir şeyler sormaktan korkuyorum yorgunum.”

Merhabalar. 16 yaş gelişim dönemi itibariyle çok önemli bir dönemdir. Ergenlik dönemi ile beraber gençlerde bu dönemlerde bağımsızlaşma isteği, aileden bağımsız bir şekilde kendisine has bir benlik oluşturma isteği çok dikkati çeker. Bunlar zaman zaman aile içerisinde sancılı durumlar ortaya çıkarsa da aslında sağlıklı davranış, istemlerdir. Ancak sorunuzdaki “sormaktan korkuyorum” cümlesi bizleri kıymetli bir noktaya götürüyor. Ekseriyetle sormaktan değil de duyacağımız cevaplardan korkarız. Örnek olarak duaları düşünelim ya da birinden bir şey istediğimiz durumları düşünelim. Birinden bir şey veya bir cevap almadan önceki soru evresinde aslında çoğunlukla duyacağımız cevabı büyük oranda sezinleriz ve biliriz. Ancak belirsiz durumlar, hoşnut olmayacağımız bir cevabı duyma ihtimali bizlerde kaygı yaratır. Bu nedenle 16 yıl büyük oranda gözlemlediğiniz çocuğunuza soracağınız birçok sorunun cevabını bileceğinizi veya öngörebileceğinizi hem annelik hem de toplumsal deneyimleriniz ve insan gözlemlerinizden hareketle yordayabiliriz.

Bu konuda sorunu daha iyi anlayabilmek için çocuğunuzu “kızdıran” bir şey olup olmadığını düşünmenizi tavsiye ederim. Çünkü bir insanı terslemek, kızmak, incitmek bir anlamda onu kendimizden uzaklaştırmamızı sağlar. Elbette öfkeyi anlamak da önemlidir. Oğlunuzun size karşı neden öfkeli/tepkisel olduğunu düşünmek, sizi kendisinden uzaklaştırma isteğini anlamak önemlidir. Çocukların içsel hassasiyetleri çok özel bir düzeydedir ancak bazı konularda adaletsizliğe uğradıklarını düşünmeleri halinde tolere ettikleri birçok şeyi bir kenara bırakarak tavırlarını, tepkilerini yoğun bir şekilde yansıtabilirler.

Oğlunuz ile olan iletişim ve yaklaşımınızın onun kadınlarla olan iletişimini ve etkileşimlerini davranış ve seçimlerine nüfuz edecek şekilde etkileyebilme konusunda güçlü bir olasılığın olduğunu hatırlamak, oğlunuzla aynı iletişim döngülerinde birbirinizi yıpratmak yerine daha şeffaf, destekleyici, şefkatli bir tutum ile güven bağını onarmak ve bunu sözlerden, konuşmalardan çok davranışlarla yapmak konusunda yenilikçi tutumlar sergilemeniz konusunda sizler için yeni bir alan açabilir.

88. Soru: “Sık sık ve sebepsiz gelen ani mood ve enerji düşmeleri sebepleri ve çözümleri neler olabilir?”

Merhabalar. Kelimeler çok canlı sembollerdir. Sorunuzdaki sebepsiz kelimesini nedenini, sebebini anlayamadığım şekilde dersek sorunuzun bizi götüreceği yer daha da aydınlanmış olur. Çünkü sizin için sebepsiz bir şeyin sebeplerini sormanız aslında bizleri çok önemli bir paradoksa, ikileme götürüyor. Bir yanınız sebeplerinin olduğunu bilirken diğer yanınız ise sebeplere yabancı, sebeplerin varlığını inkar, yadsıyor (Yadsıma aynı zamanda en sık kullanılan savunma mekanizmalarından biridir.) olabilir. Yadsıma ve bölünme sorunuzdaki çok değerli, çözüm konusunda düşünmemize katkı sunacak iki değerli tema. Anlam veremediğimiz şeyler, karmaşık bir rüya ya da nedenini anlayamadığımız ancak sezinsel olarak önemli şeyler olduğunu hissettiğimiz davranış ve yaşamsal durumlar genelde bilinçaltı bir boyut taşır. Yaşadığımız ancak benliğimize uymayan, kabuk edemediğimiz ve sindiremediğimiz şeyler yaşamda tıkanmamıza, belli bir kafesin içinde kalmamıza, aynı algoritmaların arasında mekik dokumamıza neden olabilir. Bu noktada sık sık gelmesi ve sebepsiz görünmesini “sizin onu tanımamanız” açısından düşünebilirsiniz. Karşılaşmak, görmek istemediğimiz bir şey karşımıza çıktığında insanlar olarak onu “tanımamazlıktan” geliriz ancak birbirimizi çok iyi tanırız.

Ani mood değişimleri, enerji düşmeleri yaşam kalitesi ve psikolojik iyilik haliniz açısından defaatle üzerinde durulması gereken semboller, işaretler olduğunu belirtmek isterim. Bu noktada ani, hızlı mood değişimleri (Rapid Mood Swings) hormonal, psikolojik, stres, çocukluk dönemi travmalarından, uyku ve diyet gibi birçok nedenden kaynaklanabilir. Bu konuda kendinizi, yaşadığınız duygusal dalgalanmaları daha iyi anlamak için bu durumları ne zamandan beri yaşadığınızı, sizi tetikleyen şeyler olup olmadığını, hangi dönemlerde kendinizi daha iyi hissettiğinizi detaylı bir şekilde not almanız, bunları yazmanız birçok konuda faydalı olacaktır. Sağlıklı beslenme ve uyku kalitenizin artması birçok anlamda iyi gelecektir.

Kitap Önerisi: Dr. David Burns – İyi Hissetmek

87. Soru: “OKB? (kendim). Gerçekten çözümü var mı? Bir ömür bu şekilde yaşanmaz gibi bir his var içimde :(”

Merhabalar. Obsesif Kompulsif Bozukluk gerçekten de insanları en çok yoran bozukluklardan birisi. Çünkü kişiyi obsesyonlarla düşünsel anlamda kendisi ile sonu gelmez tartışmalar, kontrol edilemeyen tekrarlar yaşarken kompülsiyonlarda ise kendisine, dürtülerine karşı koymaya çalışır. Kişi olduğu yerde kendisi ile yaşadığı bu mücadelede tıpkı bir paradoks gibi kendisini oldukça yorar. Bu yorgunluk tıpkı bir karadelik gibi kişinin enerjisini absorbe eder bu nedenle tıpkı bir sarmaşık gibi tüm hayatını çekilmez düzeylere ulaştırabilir. Sorunuzda da belirttiğiniz üzere “bir ömür” kelimesinde olduğu üzere sarmaşık her yere yayılmaya, kişiyi disfonksiyonel düzeylere getirme ihtimalini barındırır. Bu noktada OKB ile ilgili literatürde de gözlemlediğimiz kadarıyla OKB’den muzdarip olan kişilerin genellikle 25 yaşından önce bu tanıyı aldıkları, 25 yaşından sonra bu tanıyı alanların çok nadir olduğunu bilimsel çalışmaların ışığında biliyoruz. Sorunlar yaşayan organizmaların yapısına çok benzediği için bu sorunun çözümü konusundaki her bir detay çok kıymetlidir. (Örneğin başlangıç yaşı ve dönemi, eşlik eden komorbid başka bozuklukların olup olmadığı; OKB’ye sıklıkla Kaygı ve Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite, Anksiyete ve Depresyonun eşlik edebildiğini görüyoruz), kişinin yaşadığı stresli ve travmatik olaylar arka planda olan OKB için bir tetikleyici olabilir.

Bu noktada yaşamınızdaki yaşam kalitesi parametrelerini yükseltmeniz, hijyen, stresli durumların elverdiği ölçüde minimize edilmesi ve en önemlisi OKB direkt ve indirekt olarak birçok alanda enerjiyi azalttığı için konsantrasyon, belli bir çalışmayı finalize etme konularında güçlük yaşama ihtimaline binaen yaşadığınız sorunları, sizler için stres puanı en yüksek olan konuları ve sizi iyi, değerli hissettiren konuları bir deftere not almanız zaman içinde yaşamınızdaki stresin, size iyi gelecek konuların tomografisi niteliğinde bir özet sunacaktır.

Çözüm anlamında sıklıkla terapi + ilaç desteğinin de sıklıkla kullanıldığını bilimsel makalelerin ışığında söyleyebiliriz.

Kitap Önerisi: David Veale, Rob Willson – Üstesinden Gelmek: Obsesif Kompulsif Bozukluk

86. Soru: “Gri olmanın yolu nedir? Ortayı bulmanın?”

Ortayı bulmak için iyi bir pusulanızın olması gerekir. Hayatla, insanlarla ilgili kimi zaman olumsuz deneyimlerden kaynaklı olarak bir ön yargı geliştiririz ve artık narsistik bir bilgelik hakim olur iç dünyamızda. Her şeyi, herkesi biliriz ancak nereye gidersek gidelim kendimizle karşılaşırız. Pusulamızın ibresi hep bizi kendimize götürür. Çaldığımız her kapıda karşımıza kendimizin çıkması gibi. Ortayı bulamamak çok önemlidir. Çünkü bize arka planda bir kaybolmuşluğu, yönünü bulamamayı ifade eder. Burda belki de kendinize sormanız gereken önemli sorulardan biri “Ben nerede kayboldum?”, bu bir şeyi kaybederken kendimize sorduğumuz “onu en son nerede gördüm?” sorusu gibidir. İlk adımı attığınız yer neresi?

Yaşamda nereye gideceğini bilememek insanlarda sürekli aynı zig-zagları aynı çemberin etrafında dönme gibi belirli paternleri beraberinde getirir. Bu noktada C.G. Jung’un sözlerini hatırlamakta fayda var. “Siz bilinçdışını bilince getirmeyene kadar onu tekrar tekrar yaşayacaksınız ve buna kader diyeceksiniz.” Kendimizle iletişimimiz zarar gördüğünde, kendimizi hasar görmemek için derinlere saklarız, kaplumbağanın kabuğuna çekilmesi gibi ve bu süreden sonra kendimizi, bize asıl yönü gösterecek kişiye de uzaklaşmış oluruz. Elbette birçok kişi bize birçok konuda doğru bilgi verebilir ancak tıpkı okulun bahçesinde annesinin gelmesini bekleyen çocuğun beklediği gibi asıl doğru bilgi, içsel ses olmadan başka seslerle hareket ettiğimizde bu bizi bir yere götürür ancak ondan sonra kalakalırız.

Kitap Önerisi: Engin Geçtan – İnsan Olmak

85. Soru: “İnsanları pek sevmiyorum evime misafir gelsin istemiyorum ama dini inanca ters günahından korkuyorum.”

Merhabalar. Evler benliğimizin farklı bir formu gibidir. Çünkü ev, maskeleri çıkardığımız, kendimiz olabildiğimiz, yalnız kalabildiğimiz bir alandır. Bu nedenle ev içerisindeki etkileşimler benliğimizle ilişkili bir şekilde etkilerde bulunabilir. İnsanları “pek” sevmeyen bir insanın iç dünyasına —yani evine— sevmediği kişilerin gelmesini istemez. Burada asıl önemli nokta insanları neden sevmediğiniz. İnsanlardan uzak kalma isteğiniz, pek sevmemenizin nedenleri arasında;

  • Güven kırılmaları yaşamanız
  • Önceki ilişkilerinizde duygusal hasarlar almanız
  • Yaşamak istemediğiniz için kendinizi korumak üzere böyle bir savunma mekanizması kurmak gibi birçok neden sıralanabilir.

İnsanın kendisini izole etmesi, insanlardan uzak durması zaman içerisinde insanlara yabancılaşma, uyum sorunu yaşamak gibi durumlar ortaya çıkarabilir. Yalnızlık elbette sağlıksız değildir, aksine hepimizin zaman zaman yalnız kalmaya, bir durup düşünmeye, değerlendirmeye ihtiyacı vardır ve bu oldukça sağlıklıdır; hayatın hızını ve yaşadıklarımızı düşününce. Ancak bu yalnızlığın insanlardan kaçma, kendimizle geçirdiğimiz zamanlarda olumsuz deneyimlerin etkisiyle insanlara küsme halinden farklı olduğunu iyi ayrıştırmamız gerekir. Bu ayrımı yapmak kendiniz ve psikolojiniz için daha sağlıklı kararlar almanızı sağlayabilir.

Aksi durumda inançlarınızdan hareketle hayır diyemediğiniz, samimi bulmamanıza, sevmemenize rağmen insanlarla bir arada zaman geçirdiğiniz zamanlarda maske takmak zorunda kalabilirsiniz ve mutlu, asıl hislerinizi gizleyen maskeler takmak günün sonunda sizler üzerinde “birçok seyirci karşısında büyük bir performans sergileyen tiyatro oyuncusunun yaşadığı yorgunluk gibi” bir yorgunluk yaratabilir. Elbette kendinizi yaşayamamak, inanç ve asıl duygularınız, istekleriniz arasında ikilem yaşamak sizleri daha da olumsuz etkileyebilir.

Öneri olarak; ben hangi insanları ve hangi özelliklerini sevmiyorum? Sevmediğim insanlarla neden zaman geçirmek zorunda kalıyorum, neden gerçek tepkilerimi, isteklerimi yansıtamıyorum? soruları üzerine düşünmek faydalı olabilir.

84. Soru: “Merhaba duyu bütünleme eksikliği başarıyı etkiler mi?”

Merhabalar. Elbette. Duyusal verileri işlemede güçlük yaşayan çocuklar, yetişkinler bu konuda birçok şekilde zorluklar yaşarlar. Bu konuda literatürel ve eğitim ortamları anlamında bilgiler yetersiz düzeyde olduğu için henüz bu konunun yeterince önemine vakıf olamıyoruz. Duyusal uyaranları işlemede güçlük yaşayan grupları incelediğimizde çocukluk dönemi travmaları, Otizm başta olmak üzere nörogelişimsel çeşitliliğe sahip bireylerin bu durumdan muzdarip olduğunu sıklıkla görüyoruz. DSM-5’te bu konu ile ilgili bir bozukluk veya psikopatoloji tanımlanmadığı için kimi zaman göz ardı edilebiliyor ancak bu durumun kronik bir öyküye sahip olduğu ve zaman içerisinde sağlıklı müdahale ve yaklaşımlarla büyük oranda iyileşme sağlanabildiğini biliyoruz. Öneri olarak bu konuda başarısından da önce bu konuda sorunlar yaşayan kişinin detaylı anlaşılması çok daha iyi olur. Çünkü duyu bütünleme konusundaki eksikler çoğunlukla komorbiddir (eşlik eden başka durumlar vardır), yalnız başına görülmesi oldukça nadirdir.

Bu konuda örneğin başarıyı etkileme parametreleri açısından ışıklandırma, desibel kontrolü, çalışma odasının her bir detayının dikkatlice belirlenmesi ve düzenlenmesi gibi konularda bilinçli seçimler yapılması halinde başarıyı olumlu yönde etkileyebilen seçimler yapılabilir.

Ayrıca bu konuda öneri olarak literatürde çok önemli bir yere sahip olan ve duyusal işleme konusunda çok faydalı düzenlemeler yapmayı sağlayan “Sensory Diets-Duyusal Diyet” konusunu araştırmak aydınlatıcı olabilir.

83. Soru: “Eşime yaranamıyorum her yaptığıma olumsuz bir eleştiri nasıl mücadele edebilirim..”

Merhabalar. Mücadele etmeyebilirsiniz. Mücadele etmek genelde iki tarafın birbirine isteklerini kabul ettirmeye çalıştığı, güçleri nazarında birbirlerini zorladığı bir durumdur. Eğer eşinizle mücadele ederseniz bu sürecin sonunda ikiniz de yorulabilir ve birbirinizden uzaklaşabilirsiniz. Eşinize yaranmayı, mücadele etmeyi bir kenara bırakarak doğal halinizle, kendiniz olarak yaklaşmayı deneyebilirsiniz. Çünkü birine yaranmak, etkilemek için çoğunlukla insanlar kendilerinin doğal halinden daha farklı davranırlar ve bu bizlere hiç samimi gelmez. Yani etkilemeye çalışma sürecinde olduğunuzdan daha farklı davranmak eşinizde samimiyet anlamında daha olumsuz bir geri dönüş, kaygı oluşturabilir.

Bu konuda öneri olarak hangi durum ve olaydan sonra eşim ile ilişkimiz değişti, hangi durumdan dolayı onun gözünde daha farklı bir konuma geçtim sorularını düşünmek faydalı olacaktır. Bizler kendimizi insanlar üzerinden okuruz. Bu nedenle eşiniz ile ilişkinizde kendinizi beğenilmemiş yetersiz hissetmeniz bu konuyu daha farklı şekilde kapatmak gibi sizleri yıpratıcı yöntemler aramaya sevk edebilir. Akabinde eşinizin sizi yetersiz görmesi bir süre sonra sizin de kendinizi yetersiz algılamanıza sebebiyet verebilir, kendiniz ile olan ilişkinizi yıpratabilir. Tüm bunları bir kenara bırakarak insan olarak her zaman yanlışlar yapabileceğimizi bilerek, asıl erdemin sorunları çözmek erdemi olduğunu hatırlamak kıymetlidir.

“Eğer kötü bir davranışta bulunduysanız, pişmanlık duyun, elinizden geldiği kadar durumu düzeltin ve bir dahaki sefere daha iyi davranmaya bakın. Ne sebeple olursa olsun hatanızın üzerinde kara kara düşünmeyin. Temizlenmenin yolu çamurda yuvarlanmak değildir.” — Aldous Huxley

82. Soru: “Hayatta tek bir arkadaşımın dahi olmaması, arkadaşlık ilişkisi kuramıyorum. 34 yaşındayım.”

Merhabalar. İletişim kendimizi ve yaşadığımız sorunları anlamada çok değerli bir yere sahiptir. Bu nedenle öncelikle gerçekten bir arkadaş isteyip istemediğinizi kendinize sormakla başlayabilirsiniz. İnsanın gücü ve yapabileceklerini, muktedir olduklarını düşününce istemesine rağmen arkadaşlarının olmaması ironik bir durumdur. Bu nedenle belki de arkadaşınız olmaması sizin istediğiniz bir durumdur, bu senaryoyu da düşünmenizi tavsiye ederim.

Bir diğer yaklaşım olarak ise travmatize bir ortamda büyüyen çocuklar yaşamlarının ilerleyen dönemlerinde bir insana nasıl yaklaşılır, nasıl arkadaş olunur konularında çok zorluklar yaşarlar. Çoğunlukla kendi yaşlarından çok daha erken büyüdükleri için belli bir süre sonra yaşıtları, akranları onlara fazla çocuksu, hayal dünyasında yaşayan bireyler gibi gelir. Çünkü hayatın zorluklarını erken yaşta deneyimledikleri için dünyanın zor bir yer olduğunu henüz küçükken öğrenmişlerdir ve yaşadıkları travmatize deneyimler nedeniyle “insanlar her şeyi yapabilir” gibi bir bakış açısına sahip olabilirler ve bu nedenle de insanlardan uzaklaşmaya başlarlar.

Öneri olarak insanlardan neden uzak durduğunuzu düşünebilirsiniz. Sorunuz bende sorunun arkadaş olmaması değil de bunun bir durumun sonucu olduğunu düşündürdü. İç dünyanızda zihninizi meşgul eden konuların varlığı dış dünyaya karşı bir “körlük” yaşamanıza neden olabilir.

Kitap Önerisi: Elias Canetti – Körleşme

81. Soru: “Yıpranan ciddi ilişkideyim. Onarmak istiyoruz, ikimizde genç, ikimizde ilk ciddi ilişkisi. Bir ilişki nasıl onarılır?”

Merhabalar. Öncelikle her ilişkinin ciddi bir ilişki olduğunu düşünüyorum, kendimize yakıştırmadıklarımız, kimi zaman unutup, geride bıraktığımız basit ilişkiler bile olsa. Çünkü gelişir, değişiriz ve benliğimizle uyumlu olmayan şeyler yapabiliriz ancak geçmişimizle ilgili konuları bastırmak, hangi duygusal ve psikolojik ihtiyaçlarla ilişki kurduğumuzu bilmezsek bu kendimizle olan ilişkimizi de olumsuz etkileyebilir. Kendinizle olan iletişiminizde öncelikle kendinize karşı şeffaf olabilirseniz, partnerinizle iletişiminizi ne kadar farklı, sağlıklı şekilde etkileyebileceğini rahatlıkla görebilirsiniz.

Öncelikle ilişkinizde yaşadığınız sorunları kümelere ayırabilirsiniz. Örneğin sorunların ve yıpranmanın kaynağı nedir. Eğer sorunlar finansal, ailesel nedenlerden kaynaklanıyorsa bunları dışsal nedenler olarak ayırabilirsiniz. Eğer sorunların, yıpranmanın nedeni yaşam tarzı, gelecek ile ilgili planların uyuşmaması, belirsizliklerin yoğun olması, birbirinize yeterince şeffaf olmamanın da yaratabileceği güvensizlik zemininin stresi gibi konular ise içsel nedenler olarak ayırabilirsiniz. Çünkü ilişkilerin onarılmaktan ziyade insanların iyileşmeye, samimi olmaya, güçlü bir güvene, şeffaflık cesaretine ihtiyacı vardır. İnsanlar yorulabilir, yıpranabilir ancak sizi etkileyen konuları iyi bir şekilde belirleyebilirseniz kafa karışıklığını, sizi etkileyen konulara karşı kararsızlıktan doğan bir tepkisizliği egale edebilirsiniz.

İkinci aşama olarak bu sorunları konuşmak ve anlayabilmek için partnerinizle kaliteli bir zaman geçirmeye, değerli bir atmosferde bunu konuşmayı planlayabilirsiniz. İnsanların yaşadığı sorunların temelinde bir konuyu konuşmak için steril bir ortam yaratamamak yatar. Bu nedenle bu konuları mesajlaşma ile, cafe gibi kalabalık yerlerde konuşmak yerine dikkatinizi, iletişimin seyrini olumsuz etkilemeyecek bir alanda konuşmanız, birbirinize karşı samimiyet ve şeffaf olmak gibi ilişkinin temelini oluşturabilecek güçlü bir güven oluşturmak ilişkinizi iyileştirmeye katkı sunabilir.

Sizler için kitap önerim: Evlilik ve duygusal ilişkiler konusunda en uzun süreli çalışmalara imza atan terapistlerden olan John Gottman’ın Aşk Nasıl Sürdürülür?

80. Soru: “Bir türlü aşamadığım değersizlik hissi… Nasıl kurtulur insan bu histen?”

Merhabalar. “Değersizlik” kelimesini düşündüğümüzde eksik, olmayan bir şey belirir gözlerimizde, ancak o kadar farklı bir zıtlığı barındırır ki değersizlik kendi içinde. Değersizlik ağırdır, hem de çok ağır bu yüzden hareketsiz bırakır kişiyi, zemine yapışır adeta. Değersiz şeyler genelde hep zemine, yere yakın olur ancak değerli şeyler hafiftir, her zaman yükseklerde bulunur. Ve değer kelimesini gündelik yaşamımızda neredeyse yalnız başına kullanmayız. Değerin yanında, çevresinde her zaman bir şeyler, insan bulunur. Örnek vermek gerekirse değer-li, değer-verdim, değer-sizleştim, değer-ini, kıymet-ini bilmiyor gibi. Değer duygusal ve kişisel anlamda tıpkı bir ziynet eşyası bir takı gibidir toplumsal yaşamda.

Bu noktada öncelikle bu kadar ağır bir duygu olan değersizlik hissini nasıl bu kadar uzun zaman taşımaya sabredebildiğinizi kendinize sormanızı isterim. Sorunun devamında bu sabrı nasıl, kimden öğrendiğinizi, sabır kelimesinin genel anlamı (Sabır kelimesinin eski köken anlamlarından biri ilginç bir şekilde “Kaktüs”tür. Kaktüs, yalnızdır, o sıcak günlere dayanır, susuz kalsa da, tepesinden yakıcı güneş ve sıcaklar ayrılmasa da susuzluğa dayanır.) değil de asıl olarak sizin için “Sabır” ne anlama gelir, sabrınızın bu kadar güçlü olmasını hangi yaşantılar ortaya çıkardı? gibi soruları kendinize sormanızı çok isterim. Bu sorular kaybolduğunu düşündüğünüz ancak beklemediğiniz bir zamanda karşınıza çıkan bebeklik elbisesinin sizi o eski dönemlere götürmesine benzer şekilde sabrı öğrendiğiniz yerlere götürmesi kuvvetle muhtemel. Çünkü ağır bir yükü uzun süre taşımanız, bir anlamda uzun süreler sabretmiş olmanız derinlerde sessiz bir kuyuya söylenmiş ancak duyulmamış binlerce kelimenin varlığını bizlere aksettiriyor. Aşmak ya da kurtulmak yerine bu duyguyu anlamaya çalışmanızın içsel ferahlık, bu duygunun yarattığı stresten bir nebze de olsa sizi azade edeceğini düşünüyorum.

79. Soru: “Doktora danışmadan antidepresan nasıl kesilir?”

Merhabalar. Hekim bilgisi ve gözetimi dışında ilaç kullanımlarında doz değişimleri ve bırakılma yapılmaz. İlaçların kullanımları ve etkileri konularında hastaların yorulması, çözüm bulma konusunda inançlarının azalması durumları yaşanabilir ancak yaşadığınız sorunlarla ilgili farkındalığınızı arttırmanız; uyku, beslenme, yeterli oranda su tüketimi gibi yaşamınızı, fizyolojik sağlığınızı ve dolayısıyla duygularınızı etkileyebilecek konularda yaşam kalitenizi yükseltmeniz yaşadığınız sorunlardan dolayı azalan enerjinize ve iyileşme ümidinize olumlu anlamda katkı sunacaktır.

Ayrıca yaşadığınız evin temiz ve düzenli olması, kişisel ve bedensel hijyen anlamında sizi temiz ve iyi hissettirecek konularda azami düzeyde özen, ihtimam göstermeniz psikiyatrik sorunlara eşlik eden durumlardan olan ertelemecilik ve akabinde sorunların, düzeltilmesi gereken konuların birikmesi sonucu bireyde takatin azalması, bir şeyleri çözmeye, iyileştirmeye dair umut ve enerjinin azalmasına karşı bir antidot, iyileştirici bir faktör olacağını hatırlamak çok faydalı olacaktır.

78. Soru: “Çok genel olacak ama… Kişi antidepresanı kontrollü bir şekilde kestiğinde aynı sorunlar tekrarlar mı?”

Merhabalar. Anti-depresan, Anti-Anksiyete, Anti-Psikotik gibi birçok ilacın hekim bilgisi dahilinde kademeli bir şekilde bırakılmasının çok daha sağlıklı olduğunu biliyoruz. Bu noktada ilaçların etkilenmesinin hedeflendiği hormon düzeyleri, nörotransmitterler de bulunmakta ve ilaçlar (genelleme yapmamakla beraber) çalışma düzeyi bozulmuş olan lokasyonları düzeltmeye, çalışma şeklini bir anlamda düzenlemeyi amaçlayabilir. Elbette ilaç kullanımlarında rutin kontroller ve konsültasyon çok önemlidir.

Bir diğer faktör olarak ise ilaç kullanımlarında gözlemlerimde şu noktayı sizlere fayda sunması niyetiyle paylaşmak istiyorum. İlaç kullanımı durumlarında “sizi tenzih ederek” ifade etmeliyim ki çözümü ilaçtan tamamen beklemek de yaşam kalitenizi, sorunları çözmenizi olumsuz etkileyebilir. Çünkü sadece yetersiz uyku bile birçok soruna neden olabiliyor. Bilişsel etkilerinden tutalım da kronik uyku sorunları altta yatan bazı psikiyatrik sorunların ortaya çıkmasına kadar gidebiliyor. Bu noktada ilaç kullansanız bile sorunların sadece biyo-kimyasal, nörolojik boyutları olmadığını, kendinizi iyi hissettiğinizde, yeterince uyuyup sağlıklı beslendiğinizde, düzenli egzersiz yaptığınızda, yaşamınızdaki stresörleri fark ederek buna uygun hamleler yaptığınızda yaşadığınız sorunların yarattığı psiko-stresi azaltmak ve çözüme katkı sunması anlamında çok faydalı olabileceğini hatırlamak çok iyi olacaktır.

77. Soru: “Kıskançlık ile görülme isteği aynı şey mi? Farkı var mı?”

Merhabalar. Kıskançlık kelimesi köken olarak “Hased” kelimesinden gelir, daha kök anlamda “gözünü dikmek” anlamına gelir. Göz önemlidir çünkü halk inanışında kıskançlık, nazar, nazar boncuğunda bir göz bulunması, nazar değince insanların kıskandığı ve imrendiği bir şeyin o insandan alınması anlamına ulaşırız.

Haset ile yaşamın erken dönemlerinde tanışırız. Tarihsel olarak Habil ile Kabil’in hikayesine kadar gidebiliriz. Haset ambivalans bir duygudur. Arzuladığımız ancak bizde olmayıp başkasında olan bir şeyin başkasında olmasına tahammül edememek, onun sahip olduğu şeyden mahrum olmasını dilediğimiz bir duygudur. Haset derinlerde çok özel bilgiler verir bizlere. O şeyi istemeyiz, bir anlamda ona layık olmadığımız, bizim olmayacağını biliriz ve zarar verici düzeyde o şeyin yok olmasını, kişinin mahrum kalmasını dileriz. Bende yok, onda da olmasın gibi bir mentalite ve sadizm vardır hasette. O insanın mahrum kalmasını, imrendiğimiz şeyin ondan alınmasını dileriz. Daha derinlerde ise bir eşitlik ve adalet duygusu taşır haset. Tıpkı kardeşlerin yemek yerken tabaklarındaki yemek miktarından annelerinin sevgisini tartmaları gibi.

Psikolojik anlamda ise Melanie Klein’a göre bebekler annelerinin sütü ile beslendikleri dönemde haset duygusu ile tanışır ve bebek dünyayı iki boyutta ele alır. “İyi meme” ve “kötü meme”. İyi meme bebek acıktığında onu besleyen, sarılan, sıcak tutup sarmalayan, sınırsız bir güven, besin ve sevgi kaynağı olan anneyi temsil ederken, kötü meme annenin bebeğin taleplerine yeterince cevap vermediği, acıktığında onu yeterince beslemeyen, besleyemeyen, soğuk, duymayan anne yönünü temsil ettiğini ifade edebiliriz.

Klein bebeklerin anneleriyle ilişkisini yaşamın diğer boyutlarına da taşıdığını ve anne ile kurulan eksik, yetersiz bir ilişkinin ilerleyen zamanlarda kişinin birçok şeyin içini boşaltan, tahrip ederek zarar veren bir anlamda haset ile intikam duygusunun karışımı davranışlar sergileyebileceği ifade eder.

Bu yönüyle kıskançlık ve görülme isteğinin farklı anlamlara tekabül ettiğini ifade edebiliriz.

Bu konuda sizler için kitap önerilerim:

  1. Haset ve Şükran – Melanie Klein
  2. Habil ile Kabil – José Saramago

76. Soru: “Evli insanla gelecek olur mu?”

Merhabalar. Evli bir insanla gelecek kurmak konusunu düşündüğümüzde aklımıza gelen ilk şeylerden birisi başkasının sahip olduğu bir şeyi almak olur. Onun başkasına verdiği sevgiyi, ilgiyi, maddi imkanları, gücü, güveni almak. Bu konuda düşünceleri olan insanlar genelde büyük bir stres ve ikilem yaşarlar. Çünkü derinlerde bir “başkasına ait olan bir şeyi almak” ve “ben daha çok istiyorum” teması öne çıkar. Bu nedenle bir yandan büyük bir isteğe sahip olurken diğer yandan iç dünyalarında yoğun suçluluk duyguları yaşarlar. Bu konuda bize aslında bir kadına karşı acımasız davranabilmeyi gerektirir. İnsanlar kendileri olan ilişkilerini diğer insanlara da yansıtır bu nedenle bu sorudaki kadın için kendisiyle ilişkisinin oldukça sert, acımasız olduğunu söyleyebiliriz, çünkü kendisine acımasız davrandığı ve davranıldığı için başka bir insanın duyguları konusunda hassasiyet ve empati göstermekte güçlük yaşar.

Gözlemlerimden hareketle şunu söyleyebilirim ki bu tür ilişkiler ile ilgili gelecek kurgularının öznesi olan kişilerin ortak nokta olarak travmatik bir çocukluk ve geçmişe sahip olduklarını ifade edebiliriz, eğer geçmişinden dolayı kendisini tanıyabileceği, sevgi ve saygı göreceği güvenli bir alanı hiç olmamışsa, sağlıklı insanlar ve ortamlarda zaman geçirme imkanı olamamışsa çocukluğunda yaşadığı ortamın bir benzerini yetişkinlik döneminde inşa etme eğilimi ortaya çıkabilir. Örneğin “aldatma, travmatik bir boşanma, duygusal ve psikolojik şiddetin yoğun yaşandığı, önemli duygusal ve insani, temel ihtiyaçları ihmal edilmiş, değersizlik hislerinin soğukluğuyla buz gibi soğuk bir evde büyüyen çocukların yetişkinlik dönemlerinde “mutlu bir aile kurabilirim, benim de ailem ve çocuklarım olabilir.” inancı sert bir darbe alır. Bu nedenle yeni bir aile kurmak yerine hazır kurulmuş bir aile, aile kurarak tecrübesini ispatlamış bir “baba” figürü ile bağ kurma bu insanlar için cazibe taşıyabilir. Çünkü aranan şey bir eşten de öte babadır. Baba ile bağ yıllar önce kopmuş olsa bile yeni bir bedende babanın vermediği/veremediği duyguları, güveni almak isteğinin de olabileceğini ihmal etmemek gerekir.

75. Soru: “Başkasının kötü duygusunu almamayı nasıl başarabiliriz?”

Merhabalar. Öncelikle duyguları Kuzey-Güney, İyi-Kötü gibi kutuplara ayırmaktan ziyade hissettiğiniz duyguları tanımlamakla başlayabilirsiniz. Eğer bizi etkileyen duygu ve durumları iyi tanımlayamazsak bu durumun nedenlerini tıpkı bir ilacın yan etkileri gibi birçok farklı yerde aramak ve kimi zaman da nafile çözümler aramakla hem zaman hem enerji kaybı yaşayabilirsiniz.

Sorunuzu daha farklı bir formda revize edecek olursak: “Başka insanların beni olumsuz etkilemesinden kendimi nasıl koruyabilirim?” şeklinde yeni formda kendinize sorabilirsiniz. Çünkü kelimeler belli bir hafızası olan sembollerdir. Eğer kendinizi, hissettiklerinizi ve duygularınızı daha iyi anlamak ve ifade etmek isterseniz bunları yazmanızı tavsiye ederim. Çünkü yazdıklarınız size sizi anlatabilir, ayna tutabilir.

Örnek olarak yalnız olmak ile ilgili sorunlar yaşayan bir insanı düşünelim. Bu insan sosyalleşmek istiyor ancak insan seçimlerinde yeterince sağlıklı karar veremiyor bu nedenle bir yandan yalnızlığına iyi geldiği için sevmediği insanlarla bir araya gelmek zorunda kalabiliyor. Elbette bu çelişki bir süre sonra onu yoracaktır, çünkü ambivalance, ikircikli bir şekilde tıpkı papatya yaprağını saymak gibi seviyor, sevmiyor duygularını karşıt duyguları o insanlarla bir araya geldiğinde yaşayacak ve bir sıkışma, kısıtlanma, sosyallikten olmamak için o insanların olumsuz etkilerini tolere edebilmek için maske takmak zorunda kalacaktır.

Sizi olumsuz etkileyen insanı ziyaret ettiğinizde o size boş bir tabağa olumsuz duygularla doldurup ikram ediyor, siz ise güzel ikramlarla icabet ediyorsunuz ona. Bunun sürüp gitmesi bizlere elbette bu ilişkinin neden sürdüğünü sordurur ve görünürde olumsuz duygular alsanız bile belki de örtük olarak aldığınız başka bir şey olup olmayacağını kendinize sorabilirsiniz. (Örneğin yalnızlıktan kaygılandığımızda sevmediğimiz insanlarla bir arada zaman geçirebilmemiz ikileminde olduğu gibi.)

Çünkü iyi ağırlanmadığımız yerde çok zaman geçirmek, bulunmak istemeyiz.

“İki kişiliğin buluşması, iki kimyasal maddenin teması gibidir: Herhangi bir reaksiyon varsa, ikisi de dönüşür.” Carl Gustav Jung

74. Soru: “Bir şeylerin eskiyeceğinden korkup onları eskimeden değiştirme isteği.”

Merhabalar. Yaşamda kimi zaman yolumuza devam etmemiz için bizde stres yaratan konuları derinlere gömebiliriz, aynı şekilde bizde stres yaratan duyguları da (Bir savunma mekanizması olarak “Projection”) yansıtabiliriz. Savunma mekanizmalarını Sigmund Freud kişilik topoğrafyası başlığında id, ego, süperego şeklinde elementlere ayırarak “Egomuzu” savunmak için kullandığımız savunma mekanizmalarını detaylı şekilde açıklamıştır.

Bu noktada sorunuzda eşyaların eskimesini “yaşlanmaktan duyulan kaygının” yansıtılması temasında ele alabiliriz. Gündelik yaşamımızda insanlar neredeyse hiçbir zaman bu televizyon, telefon, araba ne kadar çabuk eskimiş demez, deseler bile bu bizde bir stres yaratmaz çünkü eşyalar eskir, bozulur, yıpranır bu çok doğaldır ve fiziksel bir durumdur. Zamanın etkisi hepimiz için eşittir. Ancak bir insan bize “ne kadar çabuk yaşlanmışsın, eskisi gibi değilsin, eskisi gibi enerjin yok” dediğinde bu bizi derinden yaralar. Hele ki eğer yaşamak istediğimiz, zamanında yaşamadığımız duygular, anlar birikmişse…

Bu noktada yine psikanalitik bir kavram olan fiksasyona gitmekte çok fayda var. Geçmiş ne kadar eksik ve yetersiz olursa olsun, yaşamadığımız birçok duygu olursa olsun geçmişe takılıp kalmanın bizi geleceğimizden, yeni deneyim ve duygular yaşamaktan da mahrum kılacağını hatırlamamız çok faydalı olacaktır. Zamanla savaşmanın sonuçlarını, zamana direnmenin etkilerini anlamak ve buradan yapılacak çıkarımlarla sağlıklı ve yeni deneyimlere gündelik yaşamda alan açmak çok faydalı olacaktır.

“Yaşlanmak beni kaygılandırıyor mu?, bu kaygım hayatımı, davranışlarımı, bütünüyle beni nasıl etkiliyor?” sorusu üzerine düşünmek faydalı olabilir.

Sorunuz ile ilgili sizler için kitap önerim: Don Kişot – Cervantes

73. Soru: “Depremden sonraki zaman saçma davranmak, gerilemek basit hatalar ya da öyle zannetmek.”

Merhabalar. Deprem ve travmatik durumlar insanlarda “regresyon” dediğimiz bir gerileme sürecini ortaya çıkarabilir. Kişinin benlik organizasyonunu, bütünlüğünü sarsan durumlar sonrasında kişide kendini koruma refleksi (tıpkı kaplumbağanın kabuğunun içine çekilmesi gibi) ortaya çıkabilir. Yaşı kaç olursa olsun insanlar bu tür durumlardan sonra “bebek” gibi bir davranış repertuarına gerileyebilir. “Saçma davranmak, basit hatalar” şeklinde belirttiğiniz “uyumsuz davranışları” bu bağlamda düşünebilirsiniz. Yetişkin olarak yaşadığınız evde birden bebek gibi yaşamaya başladığınızı hayal edin, artık beslenmekten ziyade başkasının sizi beslemesini, kendi işlerinizi yapmak yerine tıpkı bebeklerin bakıma muhtaç olmaları gibi insanların sizin için bir şey yapmasını bekleyen bir evreye geçiş yapabilir, davranışlarınızda “travmatik değişim nedeniyle” sorunlar yaşayabilirsiniz elbette bunu da bir koruma refleksi olarak görebilirsiniz.

İnsanların korktuğu, birden şaşırdığı, anlık kaygılarının yükseldiği durumları incelediğimizde bu insanların “ben çok korktum, ne kadar şaşırdım anlatamam, bu durum beni çok kaygılandırdı” gibi cümleleri duymayız. Bu tür durumlarda “ay, aaaaa” gibi seslerle ani reflekslerle “anne” diye bağırarak (burada neden insanların korktukları anda “baba” yerine anne dediklerini düşünmek çok faydalı olacaktır) gösterir insanlar. Bu kelimelere baktığımızda aslında bir heceden oluşan, bebeklerin ilk seslerine ne kadar benzediğini görebiliriz. İnsanlar yaşı kaç olursa olsun ani travmatik anlarda bebeksi bir epizoda geçiş yapar ve bebek olmak, ağlamak “anneyi” yani koruyacak olan, onu güvende tutacak, besleyecek olan kişiyi yanına çağırmanın en kısa yoludur. İnsanlarda bu davranışın tipik ve ortak olmasının nedenlerinden biri de birçok kişinin bu yardım çağrısını henüz bebekken deneyimlemiş olmasıdır. İyileşmenin, regresyondan çıkmanın en önemli aşamalarından biri elbette duyguların anlaşılması, duyulmasıdır. Tıpkı bebeklerde olduğu gibi ağlamak sesini duyurmak, anlaşılmak isteğidir.

72. Soru: “Kaygı bozukluğunun sürekli tekrarlamasını nasıl yorumlarsınız?”

Merhabalar. Kaygının tekrarlaması bizlere kişinin yaşadığı kaygının kronik nitelik taşıdığını ifade eder. Bu noktada sadece kaygı bozukluğu olması şart değildir. Yaşadığımız bir şey uzun süre bizlerle yaşamımızın bir parçası haline geldiğinde artık onunla bir bütün (Simbiyotik İlişki) olmaya başlarız. Kaygı, stres, sorunlu bir ilişki veya depresif bir duygulanım adına ne dersek diyelim, iç dünyamızda kendisine yer edinen bir şeyin yokluğunda bizden birşey alınmış gibi hissederiz. Özellikle psikolojik anlamda ve insani duygular anlamında dış dünyadan beslenmiyorsak bu bizler için daha kaygı verici bir görünüm yaratır. Örnek olarak uyurken kullandığınız yastığı düşünebilirsiniz. Alıştığımız yastık değiştiğinde bile uykuya dalmakta güçlük çektiğimizi hatırladığımızda duygusal ve psikolojik anlamda negatif olarak addedsek bile kaygı ve depresif duyguların varlığı ambivalence/ikircikli şekilde hem istediğimiz hem de aynı zamanda bizden alındığında yeniden kaygı yaşamaya başladığımız ilginç bir paradoksu/kısır döngüyü bize hediye eder.

71. Soru: “Bir hedefler belirleyip uğraşacak enerjim de yok, param da yok. Ölmek istiyorum. Sizce ne yapmalıyım?”

Merhabalar. Ücretsiz bir şekilde psikolojik destek alabileceğiniz birçok kurum, kuruluş ve hastane bulunmakta; bu konuda en kısa sürede destek almanızı ruh sağlığı alanında çalışan profesyoneller olarak ilk önerimiz (Psikolojik Destek Prosedürü anlamında) olur her zaman. Sizlere en yakın merkezden ücretsiz destek alabilir, psikiyatr desteği almanız sorunları çözme, aslında mevcut olan ancak (yaşadığınız sorunlardan ve diğer nedenlerden dolayı olmadığını düşündüğünüz) enerjinizi toparladıkça birçok konuda sorunları çözecek güce, bilgiye sahip olduğunuzu göreceksiniz. Zorlu, çaresiz, yalnız hissettiğimiz dönemlerde görüşümüz elbette çok kısıtlanır, çözümsüz hissederiz ancak yaşam birçok güzellikle, neşeli ve içten umut ile dolu. Mevcut gücünüz ile sorunu çözme konusunda ilk adımı atmanız sizler için en faydalı, sağlıklı şeylerden biri olacaktır.

Bu konuda destek aldıktan sonra psikolojik destek konusunda (ücretsiz) benim ile iletişime geçebilirsiniz.

70. Soru: “Eleştiriye tahammülüm yok, özellikle eşimin eleştirilerine 🤨”

Merhabalar. İnsanlar ayna gibidir; insanlarla olan etkileşimlerimiz eğer bu aynaya yani kendimizi görmeye tahammülümüz, bakmaya olan tasarrufumuz hangi yöndeyse o nazarda kendimizi görebilir ve anlayabiliriz. Karşımızdaki insanların eş, dost, arkadaş, hasım veya hısım kim olduğu fark etmeksizin kendimiz ile ilgili birçok şeyi görebilmemizi, kendimizi tanımamızı sağlar.

Sorunuzdaki “Tahammül” kelimesi çok değerli; çünkü tahammül kelimesinin orijin anlamı “yükü üstlenmek, taşımak” gibi anlamlara tekabül eder. Bu noktada eleştirilere (özellikle eşiniz demeniz başka eleştirel sesler de dahil olmak üzere) tahammülünüzün olmaması çok daha açıklığa kavuşur. Çünkü insanın tahammülünün olmaması, bizlere taşıdığı ağır yüklerin olduğunu gösterir. Bu yüklerin fiziksel olması şart değildir. Kimi zaman bir soru işareti bile “1” tondan daha fazla ağır olabilir. Sorunuz ile ilgili eşiniz ve kendiniz ile ilişkinizi düzeltme, iyileştirme konusunda “Ben hangi yükleri taşıyorum? Beni en çok yoran, tahammülümü azaltan konular nelerdir?” gibi soruların sizi önemli kapılara ulaştıracağını düşünüyorum. Özellikle kapı dedim çünkü insanın genel olarak eleştiriye kapalı olması bir insanın kendisini eve kapatmasına (içe kapanık olmak gibi) ne kadar da benziyor. İç sesimizin başkasının sözlerine, eleştirilerine, toleransının düşük olması insanlara duyulan güvenin (olumsuz deneyimler neticesinde) azalmasından mütevellit artık onların sözlerinin kıymetinin azalmasını bizlere işaret eder.

Sizlere bu noktada belirttiğim sorular dışında öfkenizi, uzun süre yük taşıdığınız için yorgun olmanızı da anlayarak en önemlisi kendinize karşı şefkatli, iyilikle davranmanızın diğer insanlarla olan ilişkilerinizi de iyileştireceği kanaatindeyim.

69. Soru: “Mesajlara geç cevap veren arkadaş ileriki süreçlerde bunu daha da geç cevap vermeye başladı, nedeni nedir?”

Merhabalar. İletişimlerde şeffaf olmak, soru işaretlerini gidermenin en sağlıklı yollarından biridir; çünkü insan zihni yarım kalan bir konuşmayı, diyaloğu her zaman kendisi tamamlama eğilimi taşır. İletişim tek taraflı olduğunda ise kendimizle iletişim kurmaya, zihnimizden birçok alternatif senaryo kurarak cevaba ulaşmaya çalışırız ancak ulaşmamız çok mümkün olmaz. Bu gerçekten de çok yorucu olur insanlar için; çünkü soruyu siz sorarken bir düşünüldüğünde o insanın bir imgesini içinizde seslendirerek konuşmaya başlarsınız ve bu sonu gelmeyen tartışmalara, neden geç cevap verdiği sorusunun cevabını arayan senaryoları düşünmeye sevk eder insanı. Bu noktada iletişimdeki muhatabınız ile neden geç cevap verdiğini sormaktan sizi alıkoyan, çekinmenizi sağlayan şeyler üzerine düşünmenin aslında cevaplar ve duymak isteyip istemediklerimiz konusunda kendinizi de tanımanıza katkı sağlayacak önemli yerlere götüreceğini düşünüyorum.

Film Önerisi: Ingmar Bergman — Persona

68. Soru: “Kaygı bozukluğunun sürekli tekrarlamasını nasıl yorumlarsınız?”

Merhabalar. Kaygının tekrarlaması bizlere kişinin yaşadığı kaygının kronik nitelik taşıdığını ifade eder. Bu noktada sadece kaygı bozukluğu olması şart değildir. Yaşadığımız bir şey uzun süre bizlerle yaşamımızın bir parçası haline geldiğinde artık onunla bir bütün (Simbiyotik İlişki) olmaya başlarız. Kaygı, stres, sorunlu bir ilişki veya depresif bir duygulanım adına ne dersek diyelim, iç dünyamızda kendisine yer edinen bir şeyin yokluğunda bizden birşey alınmış gibi hissederiz. Özellikle psikolojik anlamda ve insani duygular anlamında dış dünyadan beslenmiyorsak bu bizler için daha kaygı verici bir görünüm yaratır. Örnek olarak uyurken kullandığınız yastığı düşünebilirsiniz. Alıştığımız yastık değiştiğinde bile uykuya dalmakta güçlük çektiğimizi hatırladığımızda duygusal ve psikolojik anlamda negatif olarak addedsek bile kaygı ve depresif duyguların varlığı ambivalence/ikircikli şekilde hem istediğimiz hem de aynı zamanda bizden alındığında yeniden kaygı yaşamaya başladığımız ilginç bir paradoksu/kısır döngüyü bize hediye eder.

67. Soru: “Ailemi hatırlayabilecek kadarken beni dayımın çocuğu olmuyor diye ona vermişler ama durmamışım, unutamıyorum.”

Merhabalar. İnsanları psikolojik anlamda en çok yıpratan konulardan biri aileleri içerisinde yaşadıkları (Insecure) güvensizliktir. Çünkü normal yaşamda, bir ortamda birine güvenmediğinizde ondan uzaklaşabilirsiniz; ancak aile yapısı içinde bir arada olan insanlar birbirine görünmeyen bağlarla bağlı gibidir. Bu nedenle güvenmediğiniz insanlarla uzun süre bir arada kalmanın en büyük etkilerinden biri kronik stres ve kaygı olabilir. Kronik stres de insanları fizyolojik ve psikolojik anlamda en çok yoran, yıpratan konuların başında gelir. Örnek vermek gerekirse bir kişinin bir kabus gördüğünü düşünelim; bu kişi uyandığında pik yapan bir kalp çarpıntısı, terleme ve panik içerisinde uyanır ancak yavaşça kalp ritmi, bedensel anksiyete tepkileri gittikçe azalmaya ve sakinleşmeye başlar. Travmatik bir ortamda yaşayan, kronik strese sahip olan bir insanın bu kabustan hiç uyanmayan bir şekilde yaşadığını düşünebilirsiniz. Çünkü daha önce yaşadığı travmalar onu sürekli panik, alarm halinde tutacaktır bu konuda yerinde hasar almaması için. (Hipervijilans makalemi okuyabilirsiniz.) Bu nedenle sürekli tetikte, alarm modunda olduğu için ciddi anlamda tükenmiş, insanlara karşı güvenini yitirmiş hissetmesi oldukça muhtemeldir. Çünkü insanlara karşı güven sorunu yaşayan insanları düşündüğümüzde büyük bir kısmının daha önce en güvendikleri, çoğu zaman kan bağına sahip oldukları, onları tanıyan kişiler tarafından hayal kırıklığına uğratıldıklarını görüyoruz. Çünkü doğal olarak bu psikolojideki bir kişi “beni ailem, kan bağımın olduğu kişiler sevmiyor, değer vermiyor. Beni tanımayan bir insan neden değer versin, sevsin ki” şeklinde insan ilişkileri bakış açısı ile yaşadığı güvensizliği, kırılmayı, travmayı yeniden yaşamamak için bunu genelleme yoluna gidebilir.

Kitap Önerileri:

  1. Uygulamada Şema Terapi — Arnoud Arntz, Gitta Jacob
  2. Zor Bir Ailede Büyümek — Craig Buck, Susan Forward

66. Soru: “Manipülasyon uygulayan kişileri çekici bulmak nasıl bir ruh halini gösterebilir ki?”

Merhabalar. Sorunuzu düşününce aklıma oltasının ucuna yem takıp normal bir balık yerine pirana avlayan, kayığındaki kovasına avladığı balıkları toplayan bir balıkçı geldi. Manipülasyon uygulayan kişileri çekici bulmak aslında bizleri önemli bir noktaya götürüyor: Avcıyı avlayan olmak. Bu noktadaki bir kişinin yaşadığı narsisistik bir duygu, bu insanları çekici bulması ile ilgili önemli şeyler söylüyor bizlere. Çekici bulmak ile yaklaşmak birbirinden farklıdır. Çekici bulmakta yaklaşma yoktur, bir şeye yaklaşmanın ise ilk adımlarından biridir çekici bulmak. Sevgi, duygu, insanlarla kurduğumuz ilişkiler, iletişim biçimleri başta olmak üzere bu noktada duygu dağarcığımızın gelişmeye başladığı çocukluk dönemimize gitmemiz çok faydalı olacaktır. Çünkü yargılamak, insanları eleştirmek her zaman kolay gelmiştir insanlara; ancak hikayesini, sevmeyi, duyguları nasıl öğrendiğini bilmediğimiz insanlara yaklaşımımız her zaman çok hassas olmalıdır ve psikolojik açıdan şefkatli, anlayışlı olan da budur bana göre. Bu kişi manipülatif kişileri çekici buluyorsa onları normal bir insandan çok daha hızlı bir şekilde tanıyacaktır; bu noktada ilk tanıştığı manipülatif insana gitmemiz çok faydalı olacaktır. Çünkü çekici bulmak belirttiğim gibi yaklaşmayı gerektirmez, şart değildir. Çekici bulmak ama yaklaşmamak bizlere bu noktada bilinçaltı bir varlığa işaret ediyor olabilir; çünkü her insan bir ayna gibidir ve bizler onlarda kendimizi farklı şekillerde görürüz.

Tablo Önerisi: Briton Rivière, 1890 – Daniel in the lions’ den (Aslan İninde Daniel).

“Biz aslında karşımızdaki insanı sevmiyoruz. Onun bizde yarattığı duyguyu, heyecan hissini seviyoruz. Sevgiye değil, sevilmeye seviyoruz. İşte insan bu kadar bencil.” — Friedrich Nietzsche

65. Soru: “Bomboş hissediyorum. Hayatımın hiçbir anlamı yok gibi geliyor, başarılı olabildiğim hiçbir alan yok.”

Merhabalar. Yaşadığımız zor, travmatik dönemler bizleri o kadar yorar ki içimizde taşıdığımız duygular, anılar o kadar yoğun ve zorlayıcı olur ki sorunlardan, bizleri yıpratan duygulardan uzaklaşmanın bir çaresi olmadığını düşündüğümüzde en kestirme yol olarak genellikle kendimizden uzaklaşmayı seçeriz. Çünkü insanlar travmatik zamanlarda kendini korumak için psikolojik savunma mekanizmalarını ve biyolojik savunma mekanizmalarını devreye sokar. Bizde yoğun anksiyete yaratan şey ile ya savaşırız ya ondan kaçarız ya da olduğumuz yerde donup kalırız; tıpkı çok korkunca bayılan keçilerin ilkel mekanizmalarından çok da farklı olmayan bir şekilde.

Bu nedenle paylaştığınız cümleleri kendinizden uzaklaşmak zorunda kaldığınız yaşantıların, zorlu dönemlerin bir etkisi şeklinde düşünebilirsiniz. Kendimizden uzaklaştıkça kendimize yabancılaşmaya başlarız ve tanıyamayız. Kendinizi iki kişi gibi düşünmenizi isterim ve bu iki kişiden biri oldukça uzaklaşmaya başlıyor ve gitgide uzaklaştıkça artık sorunuzun ilk kelimesinde olduğu gibi “bomboş” bir sahne kalıyor geriye. Kendimizden uzaklaşmamıza, kendimize yakıştıramadığımız şeyler yapmaya bizi sevk eden nice şeyler olabilir ve neticesinde kendimizle olan ilişkimizi zedeleyecek şeyler yaşamış olabiliriz; bu noktada bu duyguları, düşünceleri bastırmanın psikolojimiz için sağlıklı olmadığını çok iyi biliyoruz. Bu duygularımızı, düşüncelerimizi anlayabilmenin önemli yollarından biri psikolojik anlamda güçlü olmamızdır. Birçok nedeninin olabileceğini belirterek (biyolojik, kimyasal, hormonal, çevresel ve genetik başta olmak üzere) destek almanız faydalı olacaktır.

64. Soru: “Makineli tüfek gibi konuşan nefes nefese insanlardan kaçma ve panik, konuşursa da bunalma.”

Merhabalar. Çok yoğun, aralıksız ve “tıkıştırma” şeklinde ifade edebileceğimiz bir iletişim dilinin sizleri yorması oldukça normal; çünkü çok fazla söz, çok fazla bilgi bir süre sonra kişiyi işleyemeyeceği kadar çok veri ile baş başa bırakır ve sonucunda bir mental yorgunluk oluşur. Bu şekilde konuşan insanları düşündüğümüzde aslında iletişimlerinin doğasının tahrip olduğunu gözlemleriz ve tıpkı bir adada yalnız kalan insanları konu edinen filmlerin kahramanları gibi bu insanlar da seslerini duyurmak için gitgide daha fazla bağırmaya, daha fazla konuşmaya, karşıdaki insan yorulsa bile anlaşılma, duyulma, dinlenme ihtiyaçlarından dolayı maalesef muhatabını yıpratan bir iletişim dilini kullanmaya başlarlar. Burada değinmek istediğim nokta bu kişiler anlaşılmadıklarını düşündükleri için daha çok konuşurlar çünkü kendimiz ile iletişimimiz diğer insanlarla kurmuş olduğumuz iletişimlerden çok izler barındırır. Bu nedenle bu şekilde iletişim kuran insanların (genelleme yapmamakla beraber) aslında kendilerini kendilerine dinletemedikleri için karşılarına onları dinleyecekleri bir kulak geldiğinde o kişi üzerinden kendilerini yine kendilerine dinletmeye çalışırlar. Bu kesinlikle hem sorunun öznesi olan kişiler hem de muhatapları için oldukça yorucudur; çünkü yeterince dinlenmemiş, kendilerini dinlememiş olan insanların başkalarını dinlemeye tahammülünün az olması, konuşurken karşısındakinin sesine kulak vermesini beklemek çok zordur.

İletişim ile ilgili sorunların ortaya çıktığı ortamları incelediğimizde:

İnsanların kendileri ile ilişkilerinin oldukça hasar aldığı ve güzel bir iletişim, anlayış, kişilerarası ilişkiler kurma konusundaki inancının, umudunun çok azaldığı ortamlarla karşılaşıyoruz.

İnsanların güven sorunları yaşadığı,

İnsanların şeffaf, duyguları ve düşüncelerini paylaştığı için manipüle edildiği,

İnsanların kendileri ile ilişkilerinin oldukça hasar aldığı ve güzel bir iletişim, anlayış, kişilerarası ilişkiler kurma konusundaki inancının, umudunun çok azaldığı ortamlarla karşılaşıyoruz.

“Sessizlikler arkadaşlar arasındaki gerçek konuşmaları yapar. Önemli olan söylemek değil, asla söyleme ihtiyacı duymamaktır.” — Margaret Lee Runbeck

63. Soru: “İçimde bitmeyen bir yalnızlık hissi… Hiçbir şeyden mutlu olamıyorum.”

Merhabalar. Yaşadığımız sorunlar, duygusal stresin yansımaları aslında bizleri çözüme, sağlıklı ve iyi olmaya götürecek anahtarlar gibidir. Yalnızlık hissi yerine belki de yalnız olup olmadığınızı, mutlu olamamak yerine mutsuz olup olmadığınızı düşünebilirsiniz; her ne kadar benzer görünse de paylaştıklarım aslında derinlerde bir kabul ve inkar mekanizmasını ifade eder. Sorunları çözme ihtimalimiz de onu sahiplenmemiz, kabul etmemiz ile çok ilişkilidir.

Elbette sorunların fizyolojik ve hormonal boyutlarını da göz önünde bulundurmak çok önemlidir. Kış mevsiminde olmamızdan tutun da mevsimsel etkiler, vitamin ve mineral değerlerinden ailesel boyutlara değin insanların duygu durumlarını, sosyal kabul hislerini, yalnızlık duygularını etkileyen birçok parametre bulunuyor. Bu nedenle mevcut duygusal ve fizyolojik durumunuzu değerlendirmek, bu konuda adımlar için bu duyguları, yalnızlık hissini ilk hissettiğiniz zamanları, hangi ortamlarda mutlu/mutsuz, ne zamandan beri hayattan zevk alamadığınızı not almanız kendinizi ve duygularınızı etkileyen durumları anlamanıza katkı sunacaktır.

62. Soru: “Ciddi ilişki. Aklımdaki sirenler (şüpheler, henüz anlayamadıklarım vb.) ama sanki kalbim üzerini örtüyor. Aşığım, çok korkuyorum. :(”

Merhabalar. Duygusal ilişkiler şeffaf bir iletişim ile güçlenir. Kişiler birbirlerine şeffaf oldukça aslında birbirlerini daha iyi tanımak için birbirlerine alan açmış olurlar ve iletişimin perdesiz, şeffaf bir şekilde olması insanların birbirlerini daha iyi anlamalarını, gerçek benlikleri ile ilişkiyi sürdürmelerini sağlar ve güçlendirir. Çünkü bir insanın üzüldüğü, öfkelendiği şeyleri bilmek, soru işaretlerini, kaygılarını anlamak o insanı daha içtenlikle tanımamızı sağlar; aksi durumda şüphe gerçekten de bir örümcek gibi insanın cevapsız sorulardan dolayı boş kalan zihninin ücra köşelerini ağları ile örmeye başlar ve karanlıkta bırakır. Tıpkı “kalbim üzerini örtüyor” cümlenizde örtmek kelimesinin aslında “gece” kelimesinin eski anlamlarından biri olması gibi. Bu noktada stres ve kaygı insanların düşünce, duygu ve davranışsal anlamda daha olumsuz bir pozisyonda kalmalarına neden olduğu için bu etkilerden azade bir şekilde duygusal ilişkinizin olduğu kişi ile daha olgunca, ortak hedef olarak ilişkinizi güçlendirmek, soru işaretlerini gidererek birbirinizi aydınlatma konularında bir arada olmanızın çok sağlıklı olacağını düşünüyorum. Bu konuda yaşadığınız şüpheleri gidermek, doğru ve sağlıklı bir iletişim ile ilişkinizi güçlendirmek için uzun yıllar bir arada olan çiftlerin yaşamlarını, bir sorunla karşılaştıklarında nasıl bir arada hareket ettiklerini, hangi davranışlarla sorunların üstesinden geldiklerini incelemeniz çok faydalı olacaktır.

Öneri: Evlilik ve Çift Terapileri alanında en uzun çalışmaları yapan terapistlerden biri olan John Gottman’ın eserlerini incelemeniz, okumanızın çok faydalı olacağını düşünüyorum.

61. Soru: “Kaygı bozukluğunun sürekli tekrarlamasını nasıl yorumlarsınız?”

Merhabalar. Kaygının tekrarlaması bizlere kişinin yaşadığı kaygının kronik nitelik taşıdığını ifade eder. Bu noktada sadece kaygı bozukluğu olması şart değildir. Yaşadığımız bir şey uzun süre bizlerle yaşamımızın bir parçası haline geldiğinde artık onunla bir bütün (Simbiyotik İlişki) olmaya başlarız. Kaygı, stres, sorunlu bir ilişki veya depresif bir duygulanım adına ne dersek diyelim, iç dünyamızda kendisine yer edinen bir şeyin yokluğunda bizden birşey alınmış gibi hissederiz. Özellikle psikolojik anlamda ve insani duygular anlamında dış dünyadan beslenmiyorsak bu bizler için daha kaygı verici bir görünüm yaratır. Örnek olarak uyurken kullandığınız yastığı düşünebilirsiniz. Alıştığımız yastık değiştiğinde bile uykuya dalmakta güçlük çektiğimizi hatırladığımızda duygusal ve psikolojik anlamda negatif olarak addedsek bile kaygı ve depresif duyguların varlığı ambivalence/ikircikli şekilde hem istediğimiz hem de aynı zamanda bizden alındığında yeniden kaygı yaşamaya başladığımız ilginç bir paradoksu/kısır döngüyü bize hediye eder.

Kronik kaygıyı da bu bağlamlarda ele alabiliriz. Tıpkı Kortizol Bağımlılığı gibi. Yaşamlarında yüksek düzeyde strese sahip bir anlamda stressiz yaşayamayan insanlar yaşamlarında iyi şeyler olmaya başladığında daha yoğun stres ve kaygı yaşamaya başlar. Bu nedenle iyi şeyler olmaya başladığında bu sefer normalde kaçmak istediği Kaos’un üzerine koşmaya başlar. Kaygının sürekli tekrarlamasını da bu bağlamda yorumlayabiliriz.

Kaygı konusunda diğer önemli bir nokta ise kişinin yaşadığı kaygının nedenlerini ve kaynağını/orijinini anlamaktır. (Fizyolojik, psikolojik, çevresel ve genetik kimi zaman Anne-Babanın Anksiyete ve Psikolojik durumlarının çocuğu bazı psikolojik sorunlara yatkın kılması gibi) Kaygının o kişi için anlamını, kişinin kaygı yaşadığı ortam ve zamanları, (bu insan da olabilir, bizler için belirsizlik kaynağı olan durumlar dışında insanlar da birer anksiyete kaynağı olabilir.) anlamak kaygının tekrar eden doğasını anlamamıza katkıda bulunur.

Film Önerisi: 1964 Yapımı “Woman in Dunes” (Kumların Kadını)

60. Soru: “Kızıma çok eleştirel ve otoriter davranıyorum. Yaralıyorum. Anlık olarak engel olamıyorum kendime.”

Merhabalar. Sıklıkla aileyi anne/baba/çocuklardan oluşan bir puzzle gibi düşünme eğiliminde oluruz ancak anne, baba, anne ve baba arasındaki iletişim, sofrada huzurlu bir şekilde beraber yemekten tutun, evde güvenle uykuya dalabilmeye kadar aile aslında çok canlı bir yapıdır. Aile içinde konuşulmayan konular, sırlar, anne ve baba arasındaki uyum/uyumsuzluk, şeffaf iletişim gibi birçok şey evin içerisindeki davranışları etkiler, biçimlendirir. Kendinize engel olamamanız bir kontrol, otorite eksikliğini aynı zamanda kendini tanıyamamak ile ilgili bizlere önemli bilgiler sunuyor. Kendimizi bildiğimizde davranışlarımızı daha iyi yönetebiliriz ancak kendimize yabancılaştığımızda kendimize engel olamamak, kontrolü kaybetmek çok olası şeylerdir. Çocuğunuz ile iletişiminizi düzeltmenin elbette birçok yolu mevcut ancak yıllar içinde insanların birbirini çok üzdüğü, hasar verdiği, güvenini sarstığı ilişkilerde yeniden güven atmosferini yaratmanın kolay olmadığını, daha çok şefkatli ve sabırlı olmak gerektiğini hatırlatmak isterim..

Çocuk ve aile arasındaki tartışma/sorunlardan kaynaklı olarak çocuklar ailelerinden uzaklaşmaya başlıyor bunu anlamak gerekir çünkü hiç kimse kötü ağırlandığı bir yere tekrar gitmek istemez. Çocuklar dönem itibariyle ailelerinin bakımına, desteğine muhtaç olduğu için daha büyüyene kadar evden uzaklaşma ile ilgili düşünceler geliştirmeye başlıyor. Aynı şekilde duygularını bastırmaya, gerçek düşüncelerini sansürlemeye başlıyor bu durum ise beraberinde anne/babada “Artık çocuğumuzu tanıyamıyoruz.” cümlesine varıyor. Çünkü aileler bir yandan çocukları istedikleri gibi büyümediği, davranmadığı için öfke ve çaresizlik, kontrol kaybı hissi yaşarken çocuklar da benzer şekilde “Ebeveynlerim hiç değişmeyecek.” cümlesini kurmaya başlar ve bu inançla artık çocuk ve anne-baba arasındaki iletişim monoton, sıradan, gündelik bir dile indirgenir.

Çocuğunuza olan yaklaşımınızda kaygılandığınız senaryolar yerine şeffaf bir iletişim dili kullanmanız çok sağlıklı olacaktır. Çünkü her ne kadar içimizde, derinlerde bastırdığımız, ifade etmediğimiz korkularımız, duygularımız olsa da bunlar farklı şekillerde ilişkileri, davranışları etkilemeye devam eder.

59. Soru: “Merhaba kızım 5.5 yaşında her şey için yalan söylüyor sonra da şaka yaptım diyor ne yapmalıyım? ❤️”

Merhabalar. Dostoyevski Diriliş adlı romanında “Bir erkeği tanımak istiyorsanız onu oyun oynarken izleyin.” der. Çocuklarda da sorunların, davranışların nedenlerini anlamak için onların oyun davranışlarını izlememiz çok önemlidir. Yetişkinler yalana farklı bir anlam yüklerken kızınızın yaşı itibariyle bu dönemde yalana yüklediği anlamı daha farklı bir şekilde ele almamız gerekir. Nasıl ki bebekler ağlayarak isteklerini, açlıklarını dile getiriyorsa çocuklar da henüz gelişimleri (Sadece duygusal değil nörolojik gelişim de devam eder.) sürdüğü için kelime dağarcıkları, davranışları ifade etme konusundaki enstrümanları oldukça kısıtlıdır. Bazen çocuklar tabaklarına konulan yemek miktarının kardeşlerine verilen yemekten az olduğunda bile artık beni sevmiyorlar gibi anlamlar çıkarabilirler bu noktada çocuğunuzun yalan davranışını anlamak için bunu ne sıklıkla, ne zamandan veya hangi olaydan sonra yapmaya başladığını, buna eşlik eden başka herhangi bir sorun olup olmadığını anlamak birşey sağlıklı bir analiz yapmamıza katkı sunacaktır. Fark ettiyseniz yalan söyleme davranışını oyun haline getirmiş çocuğunuz, bir anlamda aslında yalan söylemek yerine kelimelerle oyun oynuyor şeklinde dahi ele alabiliriz.

Anne babalar böyle durumlarla karşılaştıklarında sıklıkla bu davranışın çocuğun karakterinin bir parçası olacağı yönünde bir telaş içerisine girerler. Çocuğunuzla yargılayıcı, cezalandırıcı olmadan iletişim kurmayı, neden yalan söylediğini konuşabilir, yalan söylemenin ne gibi olumsuz etkiler taşıdığını sakin bir ses tonuyla ifade etmeniz çok faydalı olacaktır. Çocuklar çok farklı bir gözlem gücüne sahiptir kimi zaman kelimeleri duymaz, yüz ifadenize, ses tonunuza bakarak sizi analiz etmeye çalışabilir bu noktada yalan söyleme davranışına karşı eşinizle beraber aynı tutumu sergilemeniz ve sürdürmeniz çok önemlidir.

Çocuklarda yalan söylemenin altında birçok farklı nedenin olabileceğini de tekrar hatırlatarak oyun terapisi gibi konularda destek almayı düşünebilirsiniz. Çocuğunuzun davranışlarını daha iyi anlamanıza katkı sunması anlamında Prof. Dr. Bengi Semerci’nin Çocuk Psikolojisi üzerine yazmış olduğu eserleri incelemenizi tavsiye ederim.

58. Soru: “Hocam birkez görüştüğüm psikiyatrist test yapmadan okb tanısı koymuş sizce etik mi?”

Merhabalar. Klinik ortamda/görüşmelerde testler sözel olarak da uygulanabiliyor. Örneğin Beck Depresyon Ölçeğinde bulunan soruların sözel olarak danışana/hastaya sorulması gibi. Bu noktada hekimin değerlendirme/muayene konusundaki yaklaşımında —paylaştığınız bilgiler ışığında— etik olmayan bir nokta görmemekle beraber elbette tanı/değerlendirme konularında test sonuçları/kantitatif verilerin hastayla paylaşılması çok daha uygun olur. Çünkü sözel değerlendirmelerden ziyade bilimsel çalışmaların sonuçları hastada soru işaretlerinin giderilmesini, yaşadığı stresli, belirsiz durumla ilgili daha tatmin edici yanıtlar almasını sağlar.

Ayrıca Obsesif Kompulsif Bozukluğu incelediğimizde zihnin, kişinin düşüncelerinin tıpkı bir balığın oltanın kancasına takılması gibi kişinin belli konularda takıntılı, o düşünce ve tema etrafında çok yoğun düşünsel ya da kompulsiyonlar şeklinde enerji sarf ettiğini görüyoruz. Bu nedenle obsesif düşüncelerinizin olması durumunda bunun hekimin değerlendirmesini de aynı şekilde bir takıntı haline getirebileceğinizi, etik noktaya takılıyor olma şeklinde bir düşünceye sizi sevk ediyor olabileceğini düşünmenizi isterim. Çünkü düşünce yapımız psikolojik durumumuza çok yoğun bir etkileşim içerisindedir. Bu nedenle takıntılı olduğumuzda bunu yaşamın diğer alanlarına da yansıtabiliriz. Örneğin kendini güvende hissetmeyen bir insanın evinin kapısını defalarca kilitlemesi bizi şaşırtmaz keza o insanın iç dünyasının kapısını da insanlara karşı defalarca kilitlemesini, bu nedenle sosyallikten insanlarla ilişki kurmaktan çekinmesini, kaçınmasını da bu bağlamda bir örüntü örneği olarak paylaşabiliriz.

Soru işaretlerinizin giderilmesi anlamında ve sağlıklı bir destek alma sürecinde soru işaretlerinizi hekim ile şeffaf bir şekilde paylaşmanız ve ihtiyaç duyduğunuz cevaplara sizi ulaştırması açısından çok faydalı olacaktır. Çünkü sağlıklı bir iyileşme ve destek almanın önemli zeminlerinden biri güvenli, şeffaf bir iletişim kurabilmektir. Ayrıca psikiyatri.org web sayfası üzerinden etik kuralları inceleyebilirsiniz.

57. Soru: “Kendimi yetersiz hissetmekten nasıl kurtulabilirim?”

Merhabalar. Öncelikle sizlere şunu sormak isterim: Neden yetersiz hissetmekten kurtulmak istiyorsunuz? Nasıl genellikle neden sorusunun cevabından sonra gelen bir sorudur. Sorunuzu okuduğumda kurtulma yüklemini görünce bazı duygular tarafından kovalandığınızı veya bazı duygulardan kaçmaya, uzaklaşmaya çabaladığınızı düşündüm. Tıpkı deriye yapışan ve kişinin enerjisinden beslenerek büyüyen bir kene gibi. Bu noktada günümüzde sıklıkla fark ettiğim durumlardan olan bazı duygu ve gerçeklikleri ignore etmek (görmezden gelmek), o duyguları yadsımak, o duyguların gerçekliğinden kendimizi uzak tutmak aynı duygu/davranış patterni/döngüsü içinde sıkışmamıza neden oluyor. Sorunuz aslında İsviçreli Psikiyatr Carl Jung’un belirttiği gibi “sorunlar, semptomlar sizleri sorunun ve çözümün kaynağına ulaştıracak işaretçiler olabilir.” sözünde olduğu gibi bir anlama haiz. Kendiniz ile olmak istediğiniz ideal benliğiniz arasında bir mesafe, olmak istediğiniz kişiden çok uzak hissediyor olabilirsiniz. Bu durumda aslında yetersiz hissetme duygusu size ulaşmak istediğiniz benliğinizden uzakta olduğunuzu hatırlatan bir alarm hissi olabilir.

Başka bir açıdan bakacak olursam Imposter Syndrome ya da yoğun yetersizlik duyguları bazen kendimizi okuduğumuz, kendimize baktığımız aynalardan kaynaklanabilir. Bazı aynalar vardır iç bükey olurlar ve o aynalarda kendimize baktığımızda yüzlerce parçaya bölünmüş bir görüntümüzü görürüz sadece sizler de sizi anlatan insanların, çoğu zaman kendinizi ayna gibi düşünebilirsiniz. Kendinizle iletişiminizde neyi yetersiz buluyorsunuz, ne yaparsanız yeterli hissedersiniz gibi sorular çok aydınlatıcı olabilir. Öneri olarak ise yetersizlik duygusundan kurtulmak yerine anlamayı deneyebilirsiniz. Aynaya bakmayı reddetmek gibi bu duygu ile yüzleşmekten sizi uzak tutan, kurtulmaya çalışmanıza neyin sebep olduğunu, kendi içinizde bu duyguya baktığınızda göreceğiniz şeyin sizi neden ürküttüğünü düşünmek kendinizi anlamak, duygudan kurtulmaya çalışırken yaşanan yorgunluk ve tükenme hislerine bir antidot olarak sizler için çok faydalı olabilir.

Film Önerisi: Groundhog Day

56. Soru: “İnsanlar tarafından kullanıldığımı hissediyorum bu neden oluyor? 🙏”

Merhabalar. Yaşamımızı sürdürmek ve diğer birçok nedenden dolayı sosyal olarak birbirimizle yardımlaşmaya ihtiyaç duyarız. Ancak burada “kullanma” kelimesini derinlemesine incelememiz gerekir. Çünkü kullanılmak en başında bir insanı eşya kategorisine indirger. Ciddi anlamda değersizleştirir. Tıpkı amazon ormanlarında karıncaların vücudunu ele geçirerek karıncayı istediği yerlere götüren, yavaş yavaş yaşam enerjisini azaltan “Ophiocordyceps unilateralis” parazitinde olduğu gibi. Kullanılmak insanın benliğine hasar veren, kişinin kendisini kukla gibi hissetmesine neden olan manipülatif birçok boyut taşır kendi içerisinde. Bu noktada kullanıldığınızı hissettiğiniz ilişkilerinizi gözden geçirmeniz çok önemlidir. Çünkü yaşamda kararsızlık yaşayan insanlar kimi zaman başkasının onların yerine karar vermesine müsaade eder bunun yanlış olduğunu bile bile.

Ancak sorunuzun alt metinlerinin birinde “Vazgeçme” teması dikkati çekiyor. İnsanlar yaşamla ve birçok konuda mücadele etmekten, çaba harcamaktan yorulduklarında, defalarca kendilerini, bir insanı veya şartlarını değiştirmeye çabaladıkça değiştiremediklerini düşündüklerinde tıpkı “Merhamet Yorgunluğunda” olduğu gibi bir noktadan sonra artık iç dünyasına çekilerek otomatik pilot modunda olduğu gibi yaşamının akışını artık başkalarına bırakmayı seçebiliyor.

Bu noktada kendinize;

İnsanların beni kullanması kişiliğime, kendime saygıma, yaşamıma ne türde etki ediyor? sorularını sormanız sizleri bu konuda aydınlatabilir.

İnsanların beni kullanmasına ben mi izin veriyorum?

İnsanların beni kullanması —görmek, kabul etmek istemesem bile— benim istediğim bir durum mu?

İnsanların beni kullanmasını neden sadece hissediyorum? Bunu anlamak için neler yapabilirim?

55. Soru: “Sürekli tırnak etlerimi elimle koparıyorum (yemiyorum). Nasıl bu alışkanlıktan kurtulabilirim?”

Merhabalar. Belirttiğiniz davranış dürtüsel bir zemine sahip olduğu için suni, geçici bir rahatlık hissi de verdiği için ambivalans (ikircikli) bir niteliğe sahip. Dürtüsel davranış sorunlarında (alışkanlık olduğunu belirtmeniz farkındalık açısından çok değerli) iki durum bir arada yaşanır. Kişi bunu yapmak istemez ancak elinde olmadan dürtüsel bir şekilde tekrar aynı davranışı sergiler ve sonucunda hem istediği hem de pişman olduğu bir davranış sergilediği için zıt duyguları aynı anda yaşar.

Dürtüsel davranışlar takıntılı ve tekrarlayan bir karaktere sahip olduğu için kişinin yaşam enerjisini ciddi anlamda azaltma, mental anlamda büyük bir yorgunluğa yol açma durumlarına sebebiyet verebilir. Çünkü “kişi kendisine söz geçiremediğini” gördükçe bu durum benlik saygısına da zarar verir. Dürtüsel davranışların hormonal, anksiyete, stres, psikolojik, çevresel ve genetik anlamda birçok nedeni olabilir bu nedenle kendinizi kontrol etmeye, bu davranışın önüne geçmeye çalıştıkça “başarısız olduğunuzu” düşünmeniz sizi bir yandan yorarken diğer yandan suçluluk, pişman olma duyguları da yaratırken öte yandan “kendimi, davranışlarımı kontrol edemiyorum” düşüncesi ve kontrolü elinizde tutamama düşüncesi sizleri çok yorabilir. Bu konuda kendinizi suçlamadan, yormadan ve kendinizi zorlarken aslında aynı zamanda kendinizi yorduğunuzun da bilincinde olarak bu davranışınızın nedenlerini anlamaya çalışabilirsiniz. Örneğin; hangi zamanlarda tırnak etlerini daha çok koparıyorsunuz, bu davranışın stres, uykusuzluk, yoğun kafein aldığınız günlerle paralel bir boyutu var mı gibi sorular bu davranışı azaltmanızı sağlayacak yaşam kalitesi konularına sizleri ulaştıracaktır. Bu konuda destek almayı düşünmenizin bir seçenek olarak aklınızda bulunmasını ayrıca tavsiye ederim.

54. Soru: “Psikoloji’de öğrenebileceğimiz en ilginç veya en işimize yarayan konu nedir?”

Merhabalar, Psikoloji öznesi insan ve canlı yaşamı olduğu için insanlık tarihi kadar derinlikli bir öğrenme zenginliğine sahip alandır. Bu nedenle bir şeyi bulmanın ilk aşaması onu aramak olduğu aşağıda psikoloji alanında ilginizi çekebilecek özellikle “Kendimizi Tanımamıza” katkı sunan ve değerli açıklamalar getiren kitap önerilerimi inceleyebilirsiniz.

Psikolojinin bana en çok öğrettiği şeylerden biri insanın kendisini, davranış ve duyguların nedenlerine getirdiği açıklamayla yaşamdaki belirsizliği azaltması oldu. Çünkü kendimize yabancı oldukça karşımıza çıkan şeylerin, insanların anlamları da aynı şekilde değişken olmaya başlıyor çünkü stabil değilizdir kendimizi tanımadığımız sürece. Bizim yaşamdaki pozisyonumuz, birçok şeye atfettiğimiz anlam değiştikçe o şeylerin iç dünyamızda tekabül ettiği anlamda gittikçe bir metamorfoz, bir başkalaşım yaşıyor. Sık duyduğumuz “doğru insanı nasıl bulabilirim” ya da Freud’un danışanlarına “Bir trenin içinde oturduğunu düşün ve aklından geçenleri tıpkı bu trenin penceresinden dışarıya baktığında gördüğün şeyler gibi anlat.” demesi gibi bilinç akışı dediğimiz bir durum ortaya çıkıyor. Görüntüler, insanlar, anlam, duygular, kendimiz sürekli bir değişim yaşıyoruz ve bu hızlı değişim içerisinde kafamız karışmış bir şekilde bir şeylere anlam yüklemeye çabalıyoruz. Psikoloji alanında okumalar yaptıkça, özellikle sizin için derinlerde en uzak olduğunuz benliğinizin ücra köşelerini keşfetmenizi sağlayacak alanlarda okumalar ve incelemeler yaptıkça yaşamınıza aydınlık yeni pencereler açmanıza katkı sağlayacağını düşünüyorum.

Kitap Önerileri:

  1. Doğum Travması – Otto Rank
  2. Soy Sendromu – Anne Ancelin Schützenberger
  3. Kendi Kendine Psikanaliz – Karen Horney
  4. Psikanaliz ve Sonrası – Engin Geçtan

53. Soru: “Merhaba akranlarına göre oğlumun ilgi alanları çok farklı sizce IQ testi yaptırmalı mıyım?”

Merhabalar. IQ testi yerine çocuğunuzun gelişim düzeyini, beceri alanlarını ölçmeyi hedefleyen testler yaptırmayı (alanda sık kullanılan Wisc-4 ve CAS testleri gibi) elbette her zaman düşünebilirsiniz. Ancak test yaptırmadan önce çocuğun performansını (yeterince uyumuş olması, aç ve yorgun olmaması, kendisini rahat hissettiği bir gün ve ortam gibi birçok parametreyi iyi ayarlamak çok önemlidir) hem ortam hem de performansını etkileyecek birçok faktörü iyi hazırlamak gerekir. Ayrıca çocuğunuzun bu testi yapıp yapmak istemediğini uygun bir dil ile fikrini sormak çok önemlidir.

Ayrıca bu testten beklentinizi iyi düşünmeniz, testin sonuçlarının çocuğunuza olan yaklaşımınızı hiçbir şekilde olumsuz yönde etkilememesi konusunda kendinize hatırlatmalar yapmanız çok önemlidir. Çünkü bu tür testlerin sonucunda ailelerin beklentisi ile testin sonuçları beklenenden farklı olduğunda ailelerin çocuklarına olan yaklaşımları değişebiliyor. Çocuğunuzun testin sonuçlarını merak etmesi, bunu ona ifade etmek gibi birçok konuyu test yapmadan önce düşünmenizi, şeffaf ve içten bir iletişim dili ile çocuğunuzla konuşma gibi konuları test yaptırmadan önce planlamanızı ayrıca tavsiye ederim.

52. Soru: “İsteksizlik…”

Merhabalar. İsteksizliği çok güzel ifade ettiniz. Tek bir kelime ve üç nokta. Bazen bir kelimenin devamını getirmek ne kadar güç gelir insana. Çünkü bir kelimeden ziyade yaşamla dolu sembolleri sıralarız aslında. Böyle durumlarda ise üç nokta hızır gibi yetişir insanın yardımına çünkü sessizlik kimi zaman en yoğun duygulardan, en yoğun kelimelerden daha çok şey barındırır içinde. İsteksizlik kelimesi evlerimizin kapısına benzer. Onu ancak içerideki biri açabilir. Ketum bir kelimedir isteksizlik. Kişinin kendisiyle iletişiminin suskunlukla perdelenmesine kadar gider anlam olarak. İsteksizlikle tükenmişlik insanla gölgesi gibidir.

Bu noktada kendinize “Enerjimi tüketen şeyler nelerdir?” şeklinde sormanız çok anlamlı olabilir. Bu bir insan, bir alışkanlık, bir takıntı ve daha nice birçok şey olabilir. Ancak muhakkak o şeyi yakınlarınızda bulacaksınız görebilmeniz halinde. Çünkü isteksizlik olgusunu bir sonuç olarak görüyorum. İnsanlar aynı şeyi defalarca yaptıklarında, bir insana defalarca kendilerini ifade etmeye çalıştıklarında ancak dinlenmediklerini, değer görmediklerini, isteklerinin önemsenmediğini gördükleri ve kabul ettikleri andan itibaren artık bir şey söylemeye, bir şey yapmaya, değiştirmeye olan istekleri ciddi ölçüde azalıyor.

Yaşamınızda çok fazla stres faktörünün mevcudiyeti, “isteksizlik” şeklinde belirttiğiniz durumla kombine olunca yaşantınızda ve kendinizde sorunların çözümüne dair bir şey yapacak takat/mecal kalmamış gibi hissetmeniz çok olası. Bu noktada profesyonel destek almayı düşünmeniz sizler için faydalı olabilir.

51. Soru: “Yaşamak mı güzel yaşatmak mı?”

Merhabalar. Yaşama bakış açılarımız metafor anlamında bilgisayar algoritmalarına benzer. Kimi zaman tıpkı bilgisayar yazılımlarındaki gibi her şeyi “0” ya da “1”lerden ibaret görebiliriz. Bu tıpkı ailelerin çocuklara sordukları riskli sorulardan biri olan “anneni mi daha çok seversin yoksa babanı mı?” sorusuna benzer. Halbuki iki şeyi de sevebiliriz. Sevgiyi, yaşamayı ya da yaşatmayı kategorize ederken aslında dünyaya bakış açımızı gözler önüne sermiş oluruz. Yaşamak da yaşatmak da tamamen bireyin bakış açısına göre anlamlanan kavramlardır. Bu noktada sorunuz ile ilgili neden seçim yapma gereksinimi duyduğunuzu düşünebilirsiniz.

Kavramların genel olarak iyi ya da kötü, güzel ya da çirkin şeklinde tanımlanmasının anlamlandırma süreçlerimizi pozitif etkilediğini düşünmüyorum. Çünkü kendi benliğimiz ile ilgili dahi sevmediğimiz davranışlarımız, değiştirmek istediğimiz yönlerimiz olabilir ancak bu demek değildir ki kendimizi sevmeyeceğiz. Güzellik, iyilik, sevmek bunlar oldukça değişken kavramlar olabiliyor bu nedenle. Yaşarken de yaşamı besleyen bir aydınlık olurken de güzelliği görebiliriz. Sorunuz ile ilgili bataklıkta açan en güzel çiçeklerden biri olan “Nergis” çiçeğini hatırlamakta fayda var. Olumsuzlukların, kederli ve kasvetli dönemlerin içinden de çok özel güzellikler doğar.

50. Soru: “Fark ettim ki flört olan kişiyle benzer yaralara sahipmişiz. Bu hem beni ona daha çok çekiyor hem de korkutuyor?”

Merhabalar. İfade ettiğiniz bağ ve ilişki çok anlamlı. İnsanlar ayna gibidir, onlara baktığımızda gördüklerimiz, onlara söylediklerimizde duyduklarımız ve onları düşündüğümüzde iç sesimizin bize söyledikleri derinlerdeki (kimi zaman güvensiz insanlar arasında bulunmaktan, güven sorunları yaşamaktan, kişiliğin, olduğumuz benliğimizin kabul edilmemesinden mütevellit derinlere sakladığımız “ben”) benliğimize temas eder, kendimizle başka bir insanın sesiyle konuşuruz aslında. Bu tıpkı bir aynanın karşısında konuşurken aynanın size farklı şeyler söylemesinin sinematografik bir görüntüsü gibidir.

İnsanın kendisine benzer yaralara, acılara sahip kişilere yakınlık duyması tıpkı hastanelerde aynı polikliniklere benzer sağlık sorunları yaşayan insanların gelmesine ne kadar da benziyor öyle değil mi? Çünkü yeni bir insan, sorunları bize yabancı gelen bir insanı tanımakta güçlük çekeriz ancak acılarını bildiğimiz bir insanın hassas noktalarını, yarasını (travmatik kaçınma davranışları gibi) hangi inançlarla sargı bezi gibi sardığını dahi biliriz. Soru olduğu için rahatça ifade etmek isterim ki aslında “fark ettim ki ve sahipmişiz” cümlelerinizde sonradan öğrendiğinizi ifade etseniz de o insanı seçmenizde aslında daha ilk bakışta onunla ayrı yaralara sahip olduğunuzu bildiğinizi ancak bunu kendinize ifade etmekten çekindiğinizi düşünüyorum. “Bir insanla ilgili son kararımızı ilk bakışta veririz.” der şair.

İnsanlarla olan ilişkilerimiz kendimizle olan ilişkimizin tezahürleri, farklı varyansları gibidir. “Hem çekiyor, hem korkutuyor.” cümleniz aslında iç dünyanızdaki zıtlıklar, kendinizi bilmek, anlamak ihtimalinin yaşatması olası gizemli bir çekim ve aynı zamanda uzun süre yabancı kaldığınız benliğinizi görünce yaşayacağınızı düşündüğünüz muhtemel korku şeklinde düşünmekteyim. Tıpkı uzun süre görmediğimiz biriyle karşılaşınca bizi tanıyamamasının bizlerde yarattığı düş kırıklığı ve üzüntü gibi…

49. Soru: “Depresyonda olduğumu nasıl anlarım?”

Merhabalar. “Depresyon” klinik bir tanı olduğu için depresyonda olup olmadığınızı anlamak için bir Psikiyatr ile görüşme yapmanız çok daha sağlıklı olacaktır. Depresyon ile ilgili yaygın olarak profesyoneller tarafından kullanılan “Depresyon ölçekleri” olmakla beraber bu konuda psikoloji literatüründe; “Üzüntü, moral bozukluğu ve olağan etkinliklere karşı ilgi kaybı, kişinin önceki işlevsellik düzeyinde bir değişikliği işaret etmeli ve en az iki hafta sürmüş olmalıdır.”

Bu duygulara ayrıca aşağıdakiler de dahil olmak üzere en az beş yaygın depresyon belirtisi eşlik etmelidir:

  • İştahta değişiklik, kilo verme veya kilo alma
  • Çok uyumak veya iyi uyumamak (uykusuzluk)
  • Çoğu gün yorgunluk ve düşük enerji
  • Değersiz, suçlu ve umutsuz hissetmek
  • Evde, işte veya okulda günlük görevlere müdahale edebilecek odaklanma ve konsantre olamama
  • Alışılmadık derecede yavaş veya heyecanlı hareketler (çoğunlukla başkaları tarafından fark edilen bir değişiklik)

Şeklinde Depresyon belirtileri listelenmekle beraber Depresyon tanısını koyacak kişi olan bir Psikiyatr ile görüşme yapmak en sağlıklı yöntemdir.

48. Soru: “Seçerek yalnız olmak hem de bundan rahatsız olmak, rahatsız olduğu halde iletişim kurmamak?”

Merhabalar. Yalnız olmak seçerek de olabilir ancak bu kararı almaya sizi sevk edecek olumsuz deneyimler de aynı zamanda sizleri “yalnız” kalmayı tercih etmeye zorlayabilir. Çünkü olumsuz deneyimler, travmatik yaşantılar ve insanlarla olan ilişkilerde duygusal kırılmalar sonrasında insanlar bir daha hasar almamak için bir genelleme yapmaya, şematik bir inanç geliştirmeye “insanlar kötüdür.” Bu yüzden yalnız kalırsam kimse beni üzemez bana zarar veremez şeklinde kişide inançlar oluşturabilir. Bu noktada yalnızlığı gerçekten siz mi seçtiniz yoksa kendinizi iyi hissetmediğiniz, kabul edilmediğiniz, gerçekten sosyal olmanın verdiği güçlü bir bağ kurma duygusunu hissedemediğiniz için mi yalnız kalmayı seçerek kendi kabuğunuza çekilmeyi tercih ettiniz şeklinde düşünebilirsiniz.

Tıpkı doğadaki canlıların soğuk, fırtınalı ve karlı, insanın içini üşüten kış aylarında “kış uykusuna” dalmaları ve bu kasvetli dönemin geçmesini beklemeleri gibi insanlar da olumsuz yaşam ve sosyal ilişki deneyimlerinden sonra kendi kabuklarına tıpkı bir kirpi gibi çekilebiliyor. Böyle dönemlerde ise kişi kendini daha çok tanımaya başlarken toplumdan ve sosyal dinamiklerden uzaklaştıkları için bir “yabancılaşma” yaşayabiliyor. Yabancılaşan, biraz da olsa toplumun ritminden uzak kalan kişi yeniden sosyal ilişkilere müdahil olmaya çabaladığında “Solastaljik bir Hüzün” şeklinde ifade ettiğim bir durum yaşayabiliyor.

Bu açıdan sizi mutlu etmeyecek, insani değer anlamında sizleri aydınlatmayacak sosyal iletişimlerden rahatsız olmanız önemli bir mekanizma. Öte yandan sizi ruhsal anlamda ve mental anlamda daha aydınlatacak iletişimleri nasıl kuracağınız ile ilgili düşünmeniz faydalı olabilir. Sinoplu Filozof Diyojen elinde fenerle gündüz vakti sokaklarda gezerken sorarlar: “Diyojen gündüz vakti hem de elinde bu fenerle ne arıyorsun?”, Diyojen ise “Gerçek insanı arıyorum.” der. Bu örnekten hareketle sizler için faydalı ve insani değerlerinizi besleyecek iletişimleri ve ilişkileri doğru yerlerde aradığınızdan emin olmanız ve aradığınız şeyi tanımlamanız onu bulacağınız yeri size daha net gösterecektir.

47. Soru: “Tek kalmayı, tek başına sorunları çözmeyi, tek başına vakit geçirmeyi nasıl öğrenebilirim? Önerilerin var mı?”

Merhabalar. Kendimizle konuşurken kullandığımız kelimeler doğru oranlarda kullanıldığında bir tepkime ortaya çıkaran kimyasal formüller gibidir. Ancak bu kelimeleri dikkatli seçmediğimizde “asıl sırra vakıf olmamış” bir Simyacı gibi bütün ömür yanlış formüllerle altın bulmaya çalışmaya benzer. Öncelikle yalnız insanın resmini çizmemiz gerekir. Bana göre yalnız insan asosyal olan insan değildir, ya da arkadaşı olmayan insan da değildir.

Yalnız insan, kendisiyle bir bütün olmayan insandır bana göre. Bu nedenle de tek olmak, yalnız olmak için insanlardan uzaklaştığımızda kendimizi kendimize karşı daha öfkeli daha az merhametli davranırken buluyoruz. Çünkü kendimizden kaçıyor, aynı şekilde kendimizi terk ediyoruz. Çünkü ne kadar sosyal olursak olalım, eğer kendimizi anlaşılmıyor, kabullenilmiyor hissettiğimiz kalabalıklar, ilişkiler içerisinde yaşadığımız şeyin adı bana göre sosyallik değil naif bir tabirle “Çoğul Yalnızlıktır”.

Sorunuz ile ilgili ise aklıma bir resim tablosunun hikayesi geldi. Ressam bir kapı resmi çizer ancak kapının kolu yoktur. Resim sergisinin ziyaretçilerinden biri ise Ressam’a: “Burada bir kapı var ama kapının neden bir kolu yok, kapı nasıl açılacaktır?” diye sorar. Ressam ise “Bu kapı bizim iç dünyamızdır bu nedenle kapısı içeridedir, istediğimiz kişileri içeri almak bizim elimizdedir.” der. Bu nedenle “Tek kalma” isteğinizden ziyade iç dünyanıza insanları neden aldığınızı, (Tek kalmak istemek bir açıdan hayatımızdaki insanların “kalabalık” şeklinde görüldüğü, Kaostan uzaklaşma isteği şeklinde bir imge oluşturdu.), aslında tek kalmak isteğinizin ardında “Tek kalmama/Tek kalamama” isteğinizin veya kaygınızın yatma ihtimalini düşünmenizi isterim. Yalnız kaldığınızda, kendinizle kaldığınızda hissettiğiniz duyguları, kendinizle olan iletişiminizdeki kelimeleri, cümleleri not almanız yazıya dökmeniz çok faydalı olabilir. Çünkü benlik bir toprak parçası gibidir ve kendimizle olan ilişkimiz de o toprağa ne ektiğimizle ilgilidir. O toprağı sanatsal, gerçekçi, aydınlık şeylerle beslemediğimizde kendimizi bir çölün ortasında sıkılmış, yerini yönünü bilemez şekilde görmemiz kuvvetle muhtemel.

46. Soru: “Bir de kitap önerisi rica edebilir miyiz? Sizi çok etkileyen herkes okumalı dediğiniz.. 📔”

Merhabalar. Elbette. Psikolojik anlamda yaşadığımız sorunların aslında tamamen bizden kaynaklanmadığı ailelerimizin, bizden önceki kuşakların, atalarımızın seçimlerinin ve kararlarının bizleri nasıl etkilediğini anlatan ve beni en çok etkileyen konuların başında gelen Psiko-Soybilim alanının kurucularından olan ve bu alana eşsiz katkılar yapan bir kişi olan Anne Ancelin Schützenberger’in yazmış olduğu Psiko-Soybilim kitabını okumanızı çok tavsiye ederim. Ayrıca bu konularda yeni yazılar yazıyor olacağım ilerleyen süreçlerde. Okuyucular için www.kenanakyol.com adlı web sayfamda güncel bir kitap listesi de mevcut. Dilerseniz bu listeyi de inceleyebilirsiniz.

45. Soru: “Kimseyi kırmak istemediğim için herkese “evet” diyorum ama sonra kendime çok kızıyorum.”

Merhabalar. Öncelikle sosyal medya ve birçok platformda “Toksik, Narsist” ifadelerinin kimi zaman yerinde kullanılmadığını özellikle istenmeyen bir durumda sıklıkla karşı tarafı güç durumda bırakmak içinde kullanıldığını sizleri tenzih ederek paylaşmak istiyorum. Çünkü bir şeyi nasıl tanımladığımız çok önemlidir. Bir şeye kırık diyorsak onu tamir ederek düzeltmemiz gerekir, yanlış diyorsak doğrusunu yapmamız gerekir ancak bir insanı hasta/kişilik bozukluğu şeklinde tanımlama çok farklı bir boyuttur. Çünkü insan varlık olarak hastalıklarından da, sorunlarından da büyük bir varlıktır. Çünkü iyileşmenin tohumlarını, değişimi ve daha nice şeyi içinde barındırır.

Bu nedenle sıklıkla “Narsist/Toksik” şeklinde tanımlamak yerine eşinizi daha farklı ifadelerle tanımlamanızı önemsiyorum. Çünkü bir insana toksik diyorsak zehirlidir deriz ve zehirli olan şeylere hiç yaklaşmayız aksine uzaklaşırız. Keza narsist demek örtük anlamda hasta/kişilik bozukluğu olduğuna dair imgeler çağrışımı yapar zihnimizde.

Tüm bunların yerine eşinize bunları söylemeseniz dahi iletişim sadece sözlerde olmaz. Eşiniz, sizin onu hasta, toksik olduğunuzu düşündüğünüzü hissetmesi halinde kendisini daha çok kapatacak bu nedenle birbirinize daha fazla yabancılaşmış olacaksınız. Ve eşinizin kendisini yabancı hissettiği bir ilişkide daha saldırgan daha acımasız olması çok olası çünkü insanlar kendilerinden görmediklerine, sevmediklerine her zaman daha acımasız davranıyor. Bu yaklaşımı bir kenara bırakarak eşinizin hem ona hem size zarar veren davranışlarını tek tek şeffaf bir şekilde dile getirebilirsiniz. Bu sorunlar iş hayatından, aile yaşamından, güvensiz bir toplumda yaşamaktan kaynaklanabilir. Çünkü Toplumumuzda son yıllarda insanların birbirlerine olan güvenleri azaldıkça fark ettiyseniz toplumda görülen “Narsizm” içerikleri de ters orantılı bir şekilde artmaya başladı. Çünkü insanlar kendilerini saldırı, baskı altında hissettikçe daha fazla büyük görünme davranışı sergiler.

44. Soru: “Dişlerimi yiyorum istemeden. Sabahları uyandığımda çenem ağrıyacak kadar hemde.”

Merhabalar. Diş sıkma davranışı genelde stresli dönemlerde ortaya çıkan Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite bozukluğundan, kullanılan Anti-Depresanların yan etkilerinden, Uyku Apnesine kadar (Yoğun kafein, sigara, kahve ve alkol kullanımı) birçok sorun nedeniyle ortaya çıkabilen bir hareket bozukluğudur. Çene ağrısı dışında, baş ağrısı, eklem ağrıları, dişlerde hasar oluşmasına kadar birçok olumsuz etkiler ortaya çıkarabiliyor.

Diş sıkma, gıcırdatma konusunda sorun yaşayan insanları incelediğimizde sıklıkla ailelerindeki başka bireylerde de bu tür kısmi olarak Stres & Anksiyete/Kaygı sorunlarından kaynaklı olarak aynı sorunu yaşayan benzer aile üyeleri olduğunu görüyoruz. Bu konuda geciktirmeden destek almak çok önemlidir. Çünkü stres ve kaygı nedeniyle ortaya çıkan bu durumlarda çene eklemlerinden, dişlerde hasarlara, kişinin yaşam kalitesini ve sağlığı önemli ölçüde olumsuz etkilenebilmektedir. Bu konuda odanızı havalandırmak, uyku ve yatak hijyenine önem vermek, beslenme, kafein alımı gibi birçok konuyu gözden geçirmeniz genel anlamda ise yaşamınızdaki stres yükünü azaltacak müdahaleler sizler için çok faydalı olabilir.

43. Soru: “Aldatmak kişilik bozukluğu mudur?”

Hayır değildir. Aldatmak deyince büyük oranda insanların aklına cinsel çağrışımı olan bir ifade gelir ancak, kişinin güveninin boşa çıkarılması, verilen söze, akde sahip çıkmamak, olduğundan çok farklı beyanlarla kişiyi düş kırıklığına uğratmak da bir nevi “aldatma” kapsamında değerlendirilebilir. Aldatma insanların tıpkı kırmızı başlıklı kız hikayesinde babaanne kılığına giren kurdun yaklaşımına benzer. Yani burada karşımıza birkaç soru çıkıyor;

  • Bir insanın amacına ulaşmak için olduğundan farklı görünmesi ve uzun süre o postu giyerek yaşaması, insanların gözünde öyle bir illüzyon yaratması aldatma değil midir?
  • Herkes bir amaç peşinde ilerlerken takmış olduğu maskeler de onun benliğini gizlediği için aldatma kapsamında değerlendirilemez mi? gibi soruların sayısını çoğaltabiliriz.

Aldatma insanlığın tarihi kadar eski bir davranıştır. Doğada, canlılar arasında, insanlar arasında hedefe ulaşmak için en yoğun kullanılan davranış formlarından birisidir. Sorunuz ile ilgili ise daha önce hakkında detaylı bir makale yazmış olduğum “Ayrımsız Yakınlık” makalemi inceleyebilirsiniz. Çocukluk döneminde yeterince temas, sevgi ve ilgi almamış çocukların (Romanya Örneğini referans alıyorum burada) yaşamlarının ilerleyen dönemlerinde alkol, madde bağımlılığı ve çok eşli davranışlar geliştirme risklerinin çok yüksek olduğu ile ilgili çalışmalar mevcut. Bu konuda yazmış olduğum makaleyi incelemek aldatmak, sevmek, üzmek, mutlu etmek gibi duygulardan önce aslında insanlarda bu davranışları ortaya çıkaran koşulları, onları bu kararları almaya yönlendiren süreçleri anlamamızın ne kadar önemli olduğunu açığa çıkaracaktır.

Kitap Önerisi: Cinsel Aşkın Anatomisi – Helen E. Fisher

42. Soru: “Çok fazla hayal kuruyorum. Sanırım hayal dünyasında yaşıyorum.”

Merhabalar. “Hayal – xayal – خیال” kelimesi Arapça & Farsça “gövdeden ayrılan ruh” anlamına gelir. Hayal etmek bizi uzaklara götürür gerçekten de. Tam da kelimenin gerçek manasıyla. Ancak hayal kurma ile hayal aleminde yaşamanın arasında ince bir çizgi vardır. Hayal etmek bizi sevmediğimiz ortamdan mı uzaklaştırıyor yoksa çevremizde arayıp da bulamadığımız bir “hayalin” peşinden mi sürüklüyor. Tıpkı haz nesnesinin, arzu ettiğimizin cezbedişine kapılmamız gibi. Çizgi filmlerde hayal dünyasındaki karakterlere hayalet denir. Gerçeklik aleminde değillerdir. İçinde bulunduğunuz durum da sizin “gerçeklikten uzaklaşarak” tıpkı artık bedenen yaşamın içinde ama hayalet gibi ruhen başka alemlerde gezindiğiniz imgesini oluşturdu. Bu noktada sorunuzun psikolojik boyutunu daha iyi anlamak için “Maladaptive Daydreaming” / “Uyumsuz/Aşırı Hayal Kurma” kavramlarını incelemeniz kendinizi ve hayal kurma motivasyonunuzu daha iyi anlamanızı sağlayabilir.

Ayrıca bu konuda kendinize soracağınız;

  1. Görmek istemediğim, kabul etmediğim, memnun olduğum şey nedir yaşantımda?
  2. Beni zihnin uzak mecralarına götüren şey nedir?
  3. Bir şeyden uzaklaşmak için mi yoksa tam aksine arzu ettiğim ancak bende olmayan “neyin” hayalini kuruyorum?

Gibi sorular kendinizi anlamanıza katkı sunabilir.

41. Soru: “14 yaşında başladım 33 yıldır sigara bağımlısıyım. Altında yatan bir travma mevcut mudur hocam?”

Merhabalar. Sigaranın nikotin, ailesel ve çevresel kullanımının aile içerisinde çocuklarda sigara bağımlılığı ihtimalini yükselttiği ile ilgili birçok çalışma mevcut. Sorunuz ile ilgili olarak ise Travma Sonrası Stres Bozukluğunda (Post Traumatic Stress Disorder) sigara kullanımının yüksek istatistiklere sahip olduğu ile ilgili çalışmalar var. Nasıl ki depresyon deyince aklımıza uyku sorunları, beslenme bozuklukları, genel anlamda yaşam kalitesinde bozulmalar geliyorsa sigara deyince de aynı şekilde belli bir risk mevcut.

Burada sigara içmenin kişi için anlamını anlamak gerekir. Çünkü insanlar kimi zaman duygularını regüle etmek/düzenlemek/sakinleşmek için bu şekilde sağlıklı olmayan (Maladaptive Behaviors) yöntemler kullanmak zorunda kalabiliyor. 14 yaşında bir çocuğun sigaraya başlamasını da aynı şekilde aile ortamının çocukla ilgilenecek düzeyde olmadığı, çocuğun anne-babanın bakımı dışında, ilgisiz bir ortamda büyümesine, tehlike ve bağımlılıklara açıklık anlamında bir ortamda olduğu konusunda düşünceler geliştirebiliriz. Ergenlerde sigara kullanımı bir arkadaş ortamına dahil olmak, tehlikeli görünmek ve bu şekilde kendisini zorba insanlardan koruyacağını düşünmek, erken büyümek, sigara yetişkinlikle abi, abla olmakla ilişkilidir bazı anlamlarda.

Bağımlılıklar kısırdöngüler gibidir. Yaşam kalitenizi yükseltmek paralelinde stres, kaygı düzeyinizi de azaltacaktır. Bu da bağımlılıkların psikolojinize, yaşam kalitenize, sağlığınıza verdiği olumsuz etkiyi gidermek için motivasyon kaynağı olabilir.

Öneri: Travma Sonrası Stres Bozukluğu ve Sigara kullanımı konusundaki bilimsel makaleleri incelemek bağımlılığı ortaya çıkaran psikolojik mekanizmaları anlamanızı kolaylaştırabilir.

40. Soru: “Sürekli olarak bir şeyleri (ev, araba vb.) değiştirmek istememin sebebi ne olabilir?”

Merhabalar. Evlerde yetiştirilen çiçekleri düşünebilirsiniz. Güneş, balkon, su ve bir o kadar şeyin en uygun şartlarda bir araya gelmesi gerekir bir çiçeğin yetişmesi, büyümesi için. Tam olarak bu noktada kadınların evlerde yetiştirdiği bir çiçek solmaya yüz tuttuğunda söyledikleri bir cümle sorunuzla ilgili kilit bir bilgi barındırıyor. “Çiçek yerini beğenmedi.” İnsanlar da bulundukları yeri beğenmediğinde (buna bir insana olan aidiyeti de ekleyebilirsiniz, çünkü bir insanın iç dünyamızda yer edinmesi, kök salması için benliklerimizin derin parçalarında bir duyguya, tıpkı bir çiçeğin kökleriyle toprağa bağlanması gibi bir parçaya tutunması gerekir.) bir insana, bir duyguya, bir kariyere, bir mesleğe, bir ortama aidiyet hissetmediğin, fiziken orada olsa dahi kimseye göstermediği en “ben” olan yönüyle oraya ait hissetmediğinde sürekli bir değişim arayışında olabilir. Aynı şekilde psikolojik savunma mekanizmalarından olan “Replacement/Yer Değiştirme” mekanizmasını da inceleyebilirsiniz. Yaşamda birçok zaman değiştirmek istediğimiz duygu yaşanan sıkışma/içinde bulunulan kısır-döngüden dolayı yer değiştirerek başka bir nesneye kayabilir. Kadınların kimi zaman hayatlarında ciddi bir değişim arzulayıp bunu yapamadıklarında tüm evi dağıtıp yeni baştan dekore etmeleri metaforunu da düşünebilirsiniz.

Değişim arzusu derinlerinde memnuniyetsizlik, kafa karışıklığı, net olamama, kararsızlık gibi temaları barındırır. Bu haseble insanların çoğu zaman emin olamadıkları sevgiyi papatya yapraklarında “seviyor, sevmiyor” şeklinde aramaları gibi sizler de değişim ve belirttiğim Psikolojik&Duygusal temalar üzerine düşünebilir, bunun için zihninizde olası kaosu azaltarak iç sesinize daha iyi kulak vermeniz halinde “kendinizin” yine “kendinize” söyleyecekleri bu süreçte çok aydınlatıcı olabilir.

Kitap Önerisi: Körleşme – Elias Canetti

39. Soru: “Terapi almak istiyorum ama güven duyamıyorum sanki yargılanmaktan korkuyorum bunu nasıl aşabilirim?”

Merhabalar. Kelimeler karanlık bir ormandaki ateş böcekleri gibidirler. Bir araya gelince ışıldar, yol gösterirler. Ancak ormanın bir yanına dağıldıklarında git gide ışıklar azalır. Kelimeler de böyledir. Sorunuzu öncelikle kısaca analiz edersek: “Almak”, “Aşmak”, “Duymak” ve “Yargılamak” temaları dikkati çekiyor. Kaygı yaşayan insanları yetişkin de olsalar kendilerine tıpkı ilkel zamanlarda insanların ağaç kovuklarında, mağaralarda kalarak kendilerini tehlikelerden korumaları gibi modern dünyada da kaygılı insan kendisine bir “modern ağaç kovuğu” inşa ediyor. “Ona sürekli iyi olduğu söyleyen insanlar, ne kadar güzel olduğunu söyleyen uygulamalar ve yalnız olmadığını söyleyen ‘suni’ sosyalliklerle bir yaşam inşa ediyor. Ben de aynı şekilde kaygılı insanları ‘anne rahminde bekleyen’ bir bebeğe benzetiyorum. Seçtiğiniz kelimeler içeride olan, içeride yaşayan ve dışarı çıkmayan bir insanın kelime seçimleri gibi.

Kaygının yarattığı en başat sorunlardan biri aslında gerçek olmayan bir konu hakkında kişinin zihninde sonu gelmez kötü senaryolar üretmesidir ve bu senaryolar genelde hep “başkaları böyle, başkaları bu şekilde yapar, düşünür.” şeklinde olsa da kişi aslında o başkaları diye düşündüğü kişilerin de aslında “kendisi” olduğunu fark ettiğinde hikaye yeni baştan yazılmaya başlar. Genellemek gerekirse insanlar haklı olduklarını düşündükleri hiç bir konuda yargılanmaktan korkmazlar. Sorunuzda aslında alt metinde daha birisi sizi yargılamadan (Terapist asla sizi yargılamaz.) sizin kendiniz yargıladığınızı ve kendi yargılamanız sonucunda aslında kendinizle ilgili sonucu kötü olan bir karara da imza attığınızı ifade ediyor.

Kendinizi anlamanız için kendinizi öncelikle “kabul” etmeniz bu süreçte en değerli temaslardan biri olacaktır. Çünkü kızılderili hikayesinde olduğu gibi “siyah ve beyaz köpek var şef sence bunlar kavga ederse hangisi kazanır der çocuk. Şef ise ‘çok basit hangisini en çok beslersen o kazanır.’ der. Sizlerde içinizdeki şefkatli yanı besleyecek temasları kendi benliğinizle kurarsanız çok sağlıklı bir sürece katkı sunabileceğine inanıyorum.

Kitap Önerisi: Sorunuzla ilgili kendinizden birçok ortak nokta bulacağınızı düşündüğüm kitap önerim ise; İnsanın Anlam Arayışı – Viktor E. Frankl

38. Soru: “Narsistler yalan üzerine kurulmuş hallerinden yorulmazlar mı hep tiyatro? 🎭”

“Tiyatro” şeklinde belirttiğiniz nokta çok değerli. Çünkü insanlar yaşamla ilgili kabuller, genellemeler yaptığı andan itibaren yaşadıkları, gördükleri, hissettikleri birçok konuda “ben biliyordum.” derler. Narsizmi de bu eksende ele alabiliriz. Narsistler tekrarlayan terk edilme ya da ghosting/silent treatment (sessizlikle terbiye etme ve aniden ortadan kaybolma) şeklinde durumları sürekli yaşayabilir ya da yaşatabilirler. Bu konunun tekrarlayan boyutu travmaların da tekrarlamasıyla (bir insanın başına sürekli aynı şeyleri gelmesi gibi) sıkı sıkıya ilişkilidir. Narsizmi hedef alan, narsist kişileri çok eleştiren yazılar olsa da aslında genellememekle beraber kişinin “başkalarından sevgi görmeyeceğini, içtenlikle sevilemeyeceği” inancını ne zaman öğrendiğini düşünmek çok önemli bir soru olacaktır. Narsistler bazı manipülasyonlar yapabilirler evet ama burada da önemli olan nokta bu davranışları nasıl geliştirdiler ve kimden öğrendiler.

Örneğin çocukluk döneminde yeterince sevgi görmeyen, ilgilenilmeyen bir çocuk sevgi konusunda “beni gerçekten kimse sevmiyor.” şeklinde bir inanç geliştirerek ihtiyacı olan sevgiyi kendi içinde arayabilir ve bu doğrultuda narsist bir kişilik yapısı geliştirebilir. Narsist davranışlar, “tiyatrolar” sergileyen birini anlamak istiyorsak öncelikle en derinlere sakladığı yıkıcı manipülasyon, hasar veren saldırgan duygusal ve sözel dışavurumlarla “kimseyi yaklaştırmadığı şeyi” iyi anlamamız gerekir. Çünkü uzun yıllar narsist davranışlar sergilemiş bir insana “gerçekten de sevilebileceğini” göstermeye çalışırsanız bu onda büyük bir travma yaratabilir. Çünkü gerçek sevginin, “sevilebilecek” biri olmadığına dair yıllardır geçirdiği yaşamı bir anda tıpkı rüyalarda aniden bir yerden düşmemiz gibi o inancı da tuzla buz olabilir.

37. Soru: “Çocukluktan beri ailesi tarafından sevilmemiş ve güvende hissettirilmemiş biri nasıl iyileşebilir?”

Merhabalar. Bir insanın iyileşmeye gereksinim duyması onun “hasta” olduğu bilgisini bizlere verir. Öncelikle kişinin “ihmal edildiği” bir çocukluktan dolayı kendisine “ben sevgi görmediğim için, güvende hissettirilmediğim için” hastayım mentalitesini iyi düşünmesi gerekir. Hasta insan ilaç, susuz insan su, sevgisiz insan ilgi, suçlu ise merhamet ve bağışlanmaya ihtiyaç duyar. Bu noktada ihmal edilmiş kişinin öncelikle “ben hastayım” düşüncesi onu çözümü farklı reçetelerde aramaya sevk edebilir ve her seferinde bu deneyimlerin negatif şekilde pekişmesi artık onda kemikleşmiş bir “ben hep böyle olacağım, ben düzelmeyeceğim” şeklinde inançlar geliştirmesine neden olabilir. Hekimler bir hastayı muayene ettiğinde nasıl şikayetleriniz nedir şeklinde soruyor ve kişi için en doğru tedaviyi reçete etmeye gayret gösteriyorsa burada tıpkı Carl Gustav Jung’un dediği gibi “Semptomlar, rahatsızlık duyduğumuz şeyler aslında sorunun çözümü için bize çok önemli işaretler sunar.” felsefesinde olduğu gibi sizler de her şeyden önce “ihmal edildiğiniz ve dalgaların çarparak sürekli savurduğu, zemini asla sabit olmayan bir gemi gibi bir ortamda büyümüş olmanızla ilgili” sizi en çok rahatsız eden noktalar üzerinde düşünebilirsiniz. İnkar sorunların çözümünü sabote eden kimi zaman kişinin can havliyle kendisini koruma refleksiyle kullandığı psikolojik savunma mekanizmalarından birisi.

Soruyu ben yerine özne olarak üçüncü şahıs kipi kullanmanız sorunu kabullenip kabullenmeme konusunda bir dilemma içerisinde olduğunuzu bizlere ifade ediyor olabilir. Bunun için psikolojik sağlamlığınızı güçlendirmek, insani temelde her insanın hakkı olan sevgi ve ilgiden, güvenden mahrum kalmanız ile ilgili çözümcül düşünmeniz, her ne olursa olsun “suçlayıcı” ve “faturayı birine mal eden” tutumlardan ziyade “ben kendim için ne yapabilirim” sorusunu düşünmenizin çok faydalı olacağına inanıyorum.

Kitap Önerileri:

Çocuklukta İhmalin İzi: Çözümler – Dr. Jonice Webb

Var Olan Annenin Yokluğu – Verilmeyen Sevginin Telafisi – Lee Cori

36. Soru: “Kimseyi kırmak istemediğim için herkese “evet” diyorum ama sonra kendime çok kızıyorum.”

Başkalarına hayır diyememek, aslında kendimize hayır demektir. Bu davranışın altında genellikle “terk edilme” veya “sevilmeme” korkusu yatar. Sınır çizmek, kabalık değil bir özsaygı meselesidir. Kendi sınırlarınızı belirlemediğinizde, başkalarının hayatlarının bir parçası haline gelirsiniz. Hayır demek, karşınızdaki kişiye değil, o anki talebe yönelik bir seçimdir. Küçük ve önemsiz konularda hayır diyerek pratik yapmak, zamanla hayatınızın kontrolünü tekrar elinize almanızı sağlar.

Kitap Önerisi: Sınırlar – Henry Cloud & John Townsend

35. Soru: “Sevdiğim birini/bir şeyi kaybettikten sonra hayata dönmek çok zor geliyor. Bu acı ne zaman geçer?”

Yas, sevginin ödenen bedelidir ve son derece doğal bir süreçtir. Yasın bir bitiş süresi yoktur; acı zamanla azalmaz, ancak biz acının etrafında büyür ve genişleriz. Acıyı bastırmak veya hemen “iyileşmeye” çalışmak süreci zorlaştırır. Kaybın ardından hissedilen boşluk, kişinin hayatındaki anlam arayışının bir parçasıdır. Kendinize yas tutmak için izin vermek, duygularınızı paylaşmak ve sabırlı olmak iyileşmenin temelidir.

Yas: Bir Hayatta Kalma Rehberi – Julia Samuel

34. Soru: “Sürekli gelecekte ne olacağını düşünmekten bugüne odaklanamıyorum. Kötü bir şey olacakmış hissi hiç gitmiyor.?”

Gelecek kaygısı, kontrol edemediğimiz bir zaman dilimini bugün kontrol etmeye çalışma çabasıdır. Belirsizlik, insan zihninin en zorlandığı durumlardan biridir. Ancak hayat, önceden planlanmış bir senaryo değil, her anı yeniden kurulan bir süreçtir. Kaygıyı bir “alarm sistemi” gibi düşünün; bazen sistem bozulur ve ortada yangın yokken bile çalar. Ana odaklanmak için beş duyunuzu kullanmak (mindfulness) ve sadece kontrol edebileceğiniz “bugünkü küçük adımlara” odaklanmak sistemi normale döndürecektir.

Kitap Önerisi: Belirsizlik ve Kaygı ile Baş Etme – Robert L. Leahy

33. Soru: “Çocuğum tabletten ve telefondan başını kaldırmıyor, elinden alınca kriz çıkarıyor. Ne yapmalıyım?”

Ekranlar, çocuk beyninde yoğun bir dopamin salgısına neden olur. Bu yüzden ekranın kapatılması, çocuk için bir eğlencenin bitmesi değil, adeta bir “yoksunluk” krizidir. Çocuğa sadece “kapat” demek yerine, dijital dünyada bulduğu hazzın karşılığını fiziksel dünyada (oyun, spor, satranç gibi zihinsel aktiviteler) sunmak gerekir. Sınırlar, bir ceza aracı olarak değil, çocuğun güvenli gelişimi için gerekli bir “çerçeve” olarak net ve tutarlı bir şekilde çizilmelidir.

Kitap Önerisi: Dijital Dünyada Çocuk Büyütmek – Kristy Goodwin

32. Soru: “Kendimi hiçbir şeye layık görmüyorum, sürekli başkalarıyla kıyaslıyorum ve kendimi sevmiyorum.”

Değersizlik hissi, genellikle erken çocukluk döneminde atılan tohumların bir sonucudur. Kişi kendini, başkalarının ona tuttuğu “çatlak aynalardan” görmeye alışmıştır. Kıyaslama ise bu aynaların en aldatıcı olanıdır. Mevlana’nın dediği gibi: “Sende bir cevher var ama sen onu dışarıda arıyorsun.” Kendi değerinizi başarılarınıza veya başkalarının takdirine bağladığınızda, bu değer her zaman pamuk ipliğine bağlı kalır. Öz-şefkat pratikleriyle, kendinize bir dostunuza davrandığınız kadar nazik davranmayı öğrenmek bu sürecin ilk adımıdır.

Kitap Önerisi: Öz-Şefkatli Farkındalık – Christopher Germer

31. Soru: “Hayatımla ilgili en küçük kararlarda bile çok kararsız kalıyorum, başkalarına sorma ihtiyacı duyuyorum. Neden böyle?”

Sosyal alanlarda hissedilen bu yoğun kaygı, aslında zihnimizin bizi korumak adına verdiği bir tepkidir. Bu durumu, satrançta şahın güvenliğini sağlamaya çalışırken yapılan aşırı savunma hamlelerine benzetebiliriz. Sesin titremesi veya heyecanlanmak, o anki “tehlike” algısına verilen bedensel bir cevaptır. Ancak bu durum, sosyal becerilerinizin eksik olduğu anlamına gelmez; sadece kaygının o anki kontrolü eline aldığına işarettir. Sosyal fobiyle baş etmek için kaygıyı bastırmak yerine, onu bir misafir gibi kabul edip yavaş yavaş maruz bırakma yöntemiyle üzerine gitmek kalıcı çözümler sağlar.

Kitap Önerisi: Sosyal Fobi: Seni Anlıyorum – Alp Karaosmanoğlu

30. Soru: “Bir toplulukta konuşurken ya da biriyle iletişime geçerken sesim titriyor, çok heyecanlanıyorum. Sosyal fobim var sanırım, ne yapmalıyım?”

Sosyal alanlarda hissedilen bu yoğun kaygı, aslında zihnimizin bizi korumak adına verdiği bir tepkidir. Bu durumu, satrançta şahın güvenliğini sağlamaya çalışırken yapılan aşırı savunma hamlelerine benzetebiliriz. Sesin titremesi veya heyecanlanmak, o anki “tehlike” algısına verilen bedensel bir cevaptır. Ancak bu durum, sosyal becerilerinizin eksik olduğu anlamına gelmez; sadece kaygının o anki kontrolü eline aldığına işarettir. Sosyal fobiyle baş etmek için kaygıyı bastırmak yerine, onu bir misafir gibi kabul edip yavaş yavaş maruz bırakma yöntemiyle üzerine gitmek kalıcı çözümler sağlar.

Kitap Önerisi: Sosyal Fobi: Seni Anlıyorum – Alp Karaosmanoğlu

29. Soru: “Sadece uyumak ve yemek, başka istek olmaması.”

Doğadaki canlılar gibi bizler de çevremizden etkileniriz. Hiçbir şeyden zevk alamama durumunu “Unhedonia” (Anhedoni) başlığı altında inceleyebiliriz. Bunun fizyolojik, hormonal veya psikolojik birçok nedeni olabilir. Tıpkı kendini güvende hissetmeyen bir kirpinin içine kapanması gibi, “yaşamdan çekilme” hali de bir savunma mekanizması olabilir. Ortaçağ’daki “D Vitamini” eksikliği örneklerinde olduğu gibi, sorunları sadece soyut değil, fizyolojik ve toplumsal boyutlarıyla da ele almak gerekir. Sorunun kaynağını bulmak çözümün ilk adımıdır.

Kitap Önerisi: Beden Kayıt Tutar – Bessel A. Van Der Kolk

28. Soru: “Sadece uyumak ve yemek, başka istek olmaması.”

Doğadaki canlılar gibi bizler de çevremizden etkileniriz. Hiçbir şeyden zevk alamama durumunu “Unhedonia” (Anhedoni) başlığı altında inceleyebiliriz. Bunun fizyolojik, hormonal veya psikolojik birçok nedeni olabilir. Tıpkı kendini güvende hissetmeyen bir kirpinin içine kapanması gibi, “yaşamdan çekilme” hali de bir savunma mekanizması olabilir. Sorunların kaynağını bulmak çözümün ilk adımıdır.

Kitap Önerisi: Beden Kayıt Tutar – Bessel A. Van Der Kolk

27. Soru: “Bir toplulukta konuşurken ya da biriyle iletişime geçerken sesim titriyor, çok heyecanlanıyorum. Sosyal fobim var sanırım, ne yapmalıyım?”

Sosyal alanlarda hissedilen bu yoğun kaygı, aslında zihnimizin bizi korumak adına verdiği bir tepkidir. Bu durumu, satrançta şahın güvenliğini sağlamaya çalışırken yapılan aşırı savunma hamlelerine benzetebiliriz. Sesin titremesi veya heyecanlanmak, o anki “tehlike” algısına verilen bedensel bir cevaptır. Ancak bu durum, sosyal becerilerinizin eksik olduğu anlamına gelmez; sadece kaygının o anki kontrolü eline aldığına işarettir. Sosyal fobiyle baş etmek için kaygıyı bastırmak yerine, onu bir misafir gibi kabul edip yavaş yavaş maruz bırakma yöntemiyle üzerine gitmek kalıcı çözümler sağlar.

Kitap Önerisi: Sosyal Fobi: Seni Anlıyorum – Alp Karaosmanoğlu

26. Soru: “Sadece çok başarılı olursam yaşadığım zorluklar önemsenecek” düşüncesinden nasıl kurtulabilirim?”

Kullandığımız kelimeler, düşüncelerimizin sembolleridir. “Kurtulmak” kelimesi kaçılan bir şeyi ifade eder ve bu cümle “Şema Terapi” bağlamında bir zihinsel bariyerdir. Başarınızı kimin tayin edeceği ve sadece benliğiniz için kabul görme çabanızın ne kadar anlamlı olduğu üzerine düşünmek gerekir. Şema Terapi anlayışında bu inanç kalıplarını bir “hipotez” olarak ele alabiliriz. Mevlana’nın dediği gibi: “Dün zekiydim, dünyayı değiştirmek istedim. Bugün bilgeyim, o yüzden kendimi değiştiriyorum.” Kendi iç dinamiklerinizi anladığınızda bu süreç pozitif bir seyir alacaktır.

Kitap Önerisi: Uygulamada Şema Terapi – Arnoud Arntz

25. Soru: “Kişi kendisiyle sağlıklı bağ kurmayı nasıl yapabilir, ilerletebilir?”

Kendilik ve benlik kavramları psikolojinin en derin konularıdır. Kişinin kendini tanıma yolculuğunda tek bir doğru yol yoktur; en uygun yöntemi kişinin kendisinin keşfetmesi gerekir. İçinde yaşadığımız toplumun ve dönemin ruhunu (Zeitgeist) göz ardı etmemek gerekir. Günümüzde yaşanan “Beyin Sisi” gibi durumlar bilişsel performansı etkileyebilir. Derinleşebilmek için kendinize özel bir alan açmalı ve dikkatinizi dağıtacak unsurlardan arınmalısınız. Düşüncelerinizi yazıya dökmenin (Bibliyoterapi) bu süreçte çok faydalı olacağına inanıyorum.

Kitap Önerileri:

1- Düzenin Ötesinde: Hayat İçin 12 Kural Daha – Jordan Peterson

2- Çağımızın Nevrotik Kişiliği – Karen Horney

24. Soru: “Oğlum 13 yaşında içe kapanık, ne desek yanlış anlıyor. Çok arkadaşı yok, dersleri kötü, kardeşlerini azarlıyor.”

13 yaşındaki bir erkek çocuğu hem ergenlik döneminde hem de topluma yeni yeni karıştığı stresli bir süreçtedir. Bu dönemi, yavru canlıların sürüye karışmadan önce etrafı şaşkın gözlerle incelemesine benzetebiliriz. Duygular ev içerisinde hızla yayılan bir etkiye sahiptir; anne ve babanın duyguları çocuklara sirayet eder. Çocuğunuzun içe kapanık olması, sosyal olmaması ve yaşadığı stres, bir puzzle’ın birbirini tamamlayan parçaları gibidir. Genelde annelerin sezgileri bu süreçte çok değerlidir. C. G. Jung’un belirttiği gibi, sorunları birer “işaret fişeği” olarak ele alıp çözüm için adım atmak, aranızdaki ilişkiyi ömür boyu olumlu etkileyecektir.

23. Soru: “Narsistlik doğuştan mı gelir, yoksa tercihsel davranış mıdır? Yani sevmediği için mi narsisttir?”

Narsizm ve narsistik duygular birbirinden farklı kavramlardır. Her insanda farklı düzeylerde narsistik eğilimler bulunur; ancak “sağlıklı narsizm”, kişinin kendi duygularını ve varlığını değerli bulmasıdır. S. Freud çocukları “bencil yamyamlar” olarak tanımlar. Bir insanın “kötü” veya “bencilce” bir davranış sergilemesi, onu tamamen narsist yapmaz. Sevmediği için birinin narsist olması pek mümkün değildir; bu daha çok Tom & Jerry çizgi filmindeki bir çatışmaya benzer. Kişilik yapısı psikolojide “karakter zırhı” olarak geçer ve bir insanı sevmediği için narsist olarak tanımlamak doğru değildir.

Kitap Önerisi: İkili İlişkilerde Duygusal Manipülasyon – Pascale Chapaux-Morello

22. Soru: “Çocuğumuzun ismini değiştirmek hal ve hareketlerine etki eder mi? (13 yaş, erkek)”

İsim konusu, kimi zaman ailenin çocuk hakkındaki söz hakkını temsil eden bir sembol olabilir. Aile içinde isim verme konusunda kriz yaşanıyor gibi görünse de, krizin asıl sebebi genelde “çocuğun üzerinde kim söz hakkı sahibi olacak” meselesidir. Asıl vurgulanması gereken nokta, değişim arzunuzun kaynağını keşfetmenizdir. İsim değişikliği minimal düzeyde etkiler yaratsa da, çocuğun kendini hangi isimle daha iyi hissettiği çok önemlidir. Örneğin, iki ismi olan çocukların “modern” addedilen bir ismi kullanırken daha farklı bir ruh haline (mood) girdiği gözlemlenebilmektedir. Çocuğunuzun bu konudaki isteğini oyunlarda kullandığı takma adlardan gözlemleyerek etkili adımlar atabilirsiniz.

Kitap Önerisi: İleri Düzey Oyun Terapisi – Dee C. Ray

21. Soru: “Tembellikten ve vazgeçmişlikten kurtulmak için kitap önerisi alabilir miyim?”

Tembellik ve vazgeçmişlik, tek bir kitapla çözülemeyecek kadar derin temalardır. Örneğin bir çocuğun aile ziyaretinde gösterdiği direnç, onun aslında doğal isteklerini dile getirmesidir; ancak dışarıdan “huysuz” veya “saygısız” olarak nitelenebilir. Vazgeçmişlik ise bir umutsuzluk, inancını yitirme halidir. Rapunzel hikayesinde olduğu gibi, kurtarıcı aslında kişinin kendisidir. Rapunzel’i kurtaran kahraman değil, kendi uzattığı saçlarıdır; yani çözüm kişinin içindedir. Yaşadığınız bu döngüyü sakince analiz etmeniz ve sorunun kaynağını not alarak dokümante etmeniz, bu zinciri kırmanızda faydalı olacaktır.

Kitap Önerisi: Oblomov – İvan Aleksandroviç Gonçarov

20. Soru: “Çocuğumuzun ismini değiştirmek hal ve hareketlerine etki eder mi? (13 yaş, erkek)”

İsim konusu, kimi zaman ailenin çocuk hakkındaki söz hakkını temsil eden bir sembol olabilir. Aile içinde isim verme konusunda kriz yaşanıyor gibi görünse de, krizin asıl sebebi genelde “çocuğun üzerinde kim söz hakkı sahibi olacak” meselesidir. Asıl vurgulanması gereken nokta, değişim arzunuzun kaynağını keşfetmektir. İsim değişikliği minimal düzeyde etkiler yaratsa da, çocuğun kendini hangi isimle daha iyi hissettiği çok önemlidir. Örneğin, iki ismi olan çocukların “modern” addedilen bir ismi kullanırken daha farklı bir ruh haline (mood) girdiği gözlemlenebilmektedir. Çocuğunuzun bu konudaki isteğini oyunlarda kullandığı takma adlardan gözlemleyerek etkili adımlar atabilirsiniz.

Kitap Önerisi: İleri Düzey Oyun Terapisi – Dee C. Ray

19. Soru: “”Affetmek” nedir? Ne işe yarar? Herkesi affedebilir miyiz? Kendimi affedemeyeceğim bir şey olamaz mı?”

Affetmek (Müşkülpesent), etimolojik olarak “zor” ve “hoşgören” kelimelerinin birleşiminden oluşur. Affetmek, kişinin benliğinin yeniden şekillendiği önemli durak noktalarından biridir; çünkü affetmek, karşılaşılan bir duruma karşı yeni bir davranışın kilidini açmak gibidir. Kişinin zaman içinde kemikleşen karakterine, dünya görüşüne ve algılarına tıpkı demirin örs üzerinde balyozla şekillendirilmesi gibi yeni bir yön verir.

Affettikten sonra insanın tepkileri değişir, duyguları yeniden düzenlenir ve artık karşılaştığı o şeye karşı yeni bir benlikle yaklaşır. Olumsuz anlamda olsa da, affetmemek travmatik anlarda verdiğimiz tepkilere benzer; ancak affetmek geçmişi değil, geleceği ve anı görmenizi sağlar. Herkesi değil de, o davranışları ve o davranışları ortaya çıkaran niyetleri affedebilirsiniz. Asıl hesaplaşma ve asıl affetme içimizdeki insanladır. Kendinizi affedemeyeceğiniz bir şeyin olması da tamamen kişiye endeksli bir olgudur.

Kitap Önerisi: Notre Dame’ın Kamburu – Victor Hugo

“Affetmek, menekşenin onu ezen topuğun üzerine yaydığı kokudur.” — Mark Twain

18. Soru: “Annemle hayatım boyunca hİÇ ANLAŞAMADIK. BENİ HİÇ ANLAMADI. ONU HİÇ SEVMEDİM. O DA BENİ SEVMEDİ?”

Ailesel/İnterjenerasyonel travmaları incelerken sorunun kaynağına inmek çok önemlidir. Ailesel sorunları zehirli sarmaşıklara benzetebiliriz. İki, üç nesil boyunca çözülemeyen sorunlar, tıpkı miras gibi ailenin yeni üyelerine aktarılabilir, miras bırakılabilir. Annenizin sizi hiç sevmediğini anlatmanız, bunu anlatırken ailenin en önemli yapılarından biri olan “Babanızdan” hiç bahsetmemeniz diğer önemli noktalardan birisi.

Travmalar sadece göç, afet, savaş gibi olaylar değildir, sevgi eksikliği de kişinin tüm yaşamı üzerinde, arkadaş seçiminden tutun, kişinin kendine zarar verdiği “Self Harming” davranışlara kadar aynı şekilde travmatik etkiler ortaya çıkarabilmektedir. Çocuğun anne ve babasından yeterince sevgi ve ilgiyi alamamasını da bu listeye ekleyebiliriz. Sorunlar çözülmediği zamanlar bir süre sonra yaşamın tamamına (Parazit/Konak ilişkisi gibi simbiyotik ilişkiler gibi) yerleşir ve kişinin yaşam enerjisini tüketmeye, adeta yaşamını felce uğratmaya kadar zarar verebilir.

Bakış açısı olarak her şeyden önce annenizin neden böyle davrandığını anlamanız birçok şeyi açıklığa kavuşturacaktır. Aksi durumda bu konu, sevginin inkarı açısından ele alabiliriz, sizleri kronik bir yas sürecine sokabilir. Bu durum yaşanmasa dahi tıpkı bir internet tarayıcısında aynı anda açık olan ve bilgisayarın işlemcisinin enerjisini, performansını tüketmesi gibi bu konular/sorunlar yaşam enerjinizi tüketmeye devam edebilir.

Yaşadığınız sorunların psikolojik boyutlarını anlamanız açısından Nesillerarası travmaları ve aile sistemlerini anlama konusunda çok değerli bulduğum iki kitap önerisinde bulunmak istiyorum:

1- “Seninle Başlamadı – Mark Wolynn”

2- “Psikosoybilim – Anne Ancelin Schützenberger”

17. Soru:İçİnde yapman gerekenler ama ne düşündüğünü, hİssettİğinİ, yapman gerekenİ bİlememen?”

Bir insanın yaşadığı şeyi tanımlamadan önce anlaması o şeye yaklaşımını ciddi anlamda belirler. Sorunuzun psikolojik anlamda incelemesini yaptığımda;

Yapmanız gerekenler – Düşünceleriniz – Hissettikleriniz ve son olarak ise büyük bir kararsızlık göze çarpıyor.

Özetle bölünmüş/dissosiye olmuş duygular ve düşünceler dizisi şeklinde algılanabilir sorunuz. Yaşadığınız kararsızlığı bir oto-savunma mekanizması olarak bile değerlendirebiliriz. Bilmediğiniz bir konuda kendinizi engelleyerek hata yapmaktan kendinizi korumak gibi. Sorunuzun bütünsel yapısında genel anlamda tıkanmışlık, harekete geçememek, kısır döngü gibi alt mesajlar taşıdığını söyleyebilirim.

Bilmediğiniz bir konuda, yabancı olduğunuz duygularla birşeyler yapmaktan kendinizi alıkoyuyor olabilirsiniz. Bu durum tıpkı “Kırmızı Başlıklı Kız” arketipsel hikayesine benzer. Size rehberlik edecek duygu, düşüncelerinizin noksanlığında kaybolmanız (“içinde yapman gerekenler” ifadesi sorunuzun bilinçaltı boyutu ile ilgili kısa bir ipucu veriyor. Yapılması gerekenlerin dışarıda değil de içinizde olduğuna dair sezgileriniz olduğu söylenebilir.) Yaşadığınız kafa karışıklığını daha da arttırabilir.

J. Peterson’ın da dediği gibi kelimeler canlı şeyler gibidir. Sorunuzun bölünmüş yapısı duygu ve düşüncelerinizin de paralel şekilde ayrı kümeler, gezegenler gibi birbirinden uzak olabilmesi ile ilgili bizlere birşeyler söylüyor olabilir. Psikolojik açıdan ise duygu ve düşüncelerin birbirinden çok uzak olduğu, kişinin kendisine yabancılaşması, kendisini korumak için tıpkı bir kirpi gibi (depersonalizasyon/derealizasyon kavramlarını inceleyebilirsiniz.) kendisini içe kapatması durumunu kişinin benliğinin çok hasar gördüğü durumlarla ilişkilendirilebilir.

Bu noktada duygu ve düşüncelerin birbirinden bağımsız olmadığını hatırlamak ve sizi ketleyen, harekete geçmenizi, aksiyon almanızı engelleyen şeyleri analiz etmeniz, tanımlamanız, duygu ve düşüncelerinizi, en önemlisi benliğinizi anlamanızı sağlayacak konularda okuma & incelemeler yapmanızın çok faydalı olacağına inanıyorum..

16. Soru: “İNSANLAR NEDEN KARŞISINDAKİ İNSANLARI KÜÇÜMSER?

Merhabalar. İnsanlar birçok nedenden dolayı karşılarındaki insanları küçümsemeye çalışabilirler. Küçümsemek kelimesi kilit bir kelimedir. Küçültmezler, küçültemezler ancak o insanın kendilik algısının manipüle ederek, çeşitli yollarla o insanın kendisini küçük algılamasına yol açabilirler. Fil terbiyesi hikayesi çok meşhurdur. Bir fili evcilleştirmek için fil henüz küçükken ayağına kıramayacağı bir zincir takarlar. Fil büyüdüğünde ise çocukluğundaki algılarından dolayı o zinciri (zihnindeki zinciri) kıramayacağına inandığı için bütün hayatını ince bir zincire bağlı bir şekilde geçirir. İnsanlarda da durum farklı değildir. Ayna gibidir insanlar, özellikle küçümsenmeye çalışılan insanları incelerseniz küçümseme ve bu şekilde onları ezerek kendilerini iyi hissetme (Schadenfreude/Glücksmerz) kavramlarını inceleyebilirsiniz.) yoluna gidebilirler ancak bu çok sağlıksız ve tatmini olmayan bir yoldur.

Bu soru genel bir soru olduğu için birçok insanın küçümsemek için kendilerine özgü telafi etme mekanizmaları vardır. Örneğin: adını Napolyon Bonapart’tan alan “Napolyon Sendromu” vardır. Napolyon’un boyu çok kısa olduğu için (Alfred Adler’in Aşağılık Kompleksi ve Üstünlük Çabası konusundaki yazılarını inceleyebilirsiniz, aydınlatıcı olacaktır.) telafi mekanizması olarak sürekli başarılı olmaya çalıştığı (Daltonlar/Red Kit çizgi filmindeki kısa boylu ve her zaman öfkeli, sinirli olan Joe Dalton gibi) bilinir.

Algılarımızın dünyayı, davranışları ve diğer insanlara yaklaşımlarımızı nasıl etkilediği ile ilgili film önerim ise “They Live (1998)”.

“Başkalasında bizi rahatsız eden her şey kendimizi tanımamızı sağlar.” Carl Gustav Jung

15. Soru: “Sözlerim ciddiye alınmıyor, yokmuşum gibi davranılıyor, hayatımın en kötü günleri, narsist bir eş?

Sigmund Freud’un danışanlarına genelde ilk sorduğu sorunun “Bana biraz annen den bahseder misin?” olduğu söylenir. Anlattığınız durumda da satır aralarında çocuğunuzun sizi otorite olarak görmediği ve hatalı davranışını savunmak için sizi manipüle etmeye çalışması gibi motifler okumaktayım. Terapilerde ve gözlemlerim sonucunda annenin çocuğu anlamadığı, davranışlarının nedenlerini okuyamadığı durumlarda çocuk ve anne arasında bir yabancılaşma, mesafe olduğunu sık sık gözlemliyorum. Burda elbette öncelikle çocuğun şiddete başvurmasının perde arkasında kendini yalnız hissetmesi gibi nedeneler olabilir. Bundan öncesinde ise sizi neden otorite olarak görmediği ve saygı duymadığı (eğitim durumunuz, finansal nedenler, çocuğun sağlıksız bir arkadaş ortamında bulunması gibi…) konusunu anlamamız gerekir.

Çünkü sizinle bir anne gibi değil de bir “ikna etmesi gereken bir kişi” kanalıyla iletişim kurmakta. Bunu en basit şekilde şöyle düşünebilirsiniz. Tavuklar yavruları tehdit altında olduğunda kartal gibi çekinmeden kendini korumak için saldırgan olabiliyor. Çocuğunuzun neden kendisini savunmak için saldırgan olma ihtiyacı duyduğunu analiz etmek çok çözümsel olacaktır. Aksi durumlarda ise şu an çocuğunuzla iletişim kuracağınız dönemlerdesinizergenlik dönemlerine doğru bu davranışlar anlaşılmadığı ve çocuğunuzun sağlıklı davranış repertuarına sahip olmaması halinde sorunların en başta çocuğunuza daha sonra ise sizi ailesine çok daha yıpratıcı şekillerde etkiler yapabileceğini düşünüyorum.

14. Soru: “Hocam HİÇ ENERJİM YOK. DİBE VURMUŞ BİR HALDEYİM. KALKAMIYORUM. HEP YENİLİYORUM?

Merhabalar. Sarmaşık gibi bazı bitkiler vardır, bir bölgeye ekildiklerinde o bölgenin tamamını ele geçirirler. Sorunları da bu şekilde düşünebilirsiniz, çözülmeyen sorunlar yaşamın tamamına sirayet eder, kötü huylu tümör gibi her yere yayılır ve enerjinizi tüketebilir.

Özellikle travmatik nedenlerden dolayı bastırılan duygular ve travmaların etkileri insanların yaşam enerjisini ciddi anlamda tüketebiliyor. Sorunların hormonal, psikolojik ve fizyolojik boyutlarını göz ardı etmeden, enerjinizi tüketen “insan” ve “sorunları” iyi analiz ederek, güneşli bir havada üstünüzde şemsiye gibi duran, enerji almanızı, yaşamınıza devam etmenizi, önünüzü görmenizi engelleyen, tıpkı beyin sisi gibi sağlıklı düşünmenizi engelleyen sorunları çözdüğünüzde çok daha iyi olacağınızı düşünüyorum.

“Hep yeniliyorum” cümleniz ise uzun uzun değerlendirmeye çok uygun. Bir şeyleri sürekli yaşadığımızda o şey inanç haline gelebilir, kendini gerçekleştiren kehanet haline gelebilir ve artık kimi zaman insanların sık yaşadığı gibi artık mutlu olsanız dahi alıştığınız bir rutin, inandığınız bir kehanet olduğu için mutlu, enerjik olsanız bile kendinizi üzme, kendinizi sabote etme (Self Sabotage) riski ortaya çıkabiliyor.

Sorunuzla ilgili faydalı olabileceğini düşündüğüm kitap önerim ise “Mod Terapisi – Gitta Jacob”

13. Soru: “SözlerİN CİDDİYE ALINMIYOR, YOKMUŞUM GİBİ DAVRANIYOR, HAYATIMIN EN KÖTÜ GÜNLERİ, NARSİST BİR EŞ?

Merhabalar. Sözlerin ciddiye alınmaması, ilişki içerisinde yok sayılmak (Ghosting) gibi davranışlar kişiyi ciddi anlamda değersiz, işe yaramaz hissettirdiği için başlı başına kişinin yaşam enerjisini diplere çekebilecek sorunlu yapılardır. Ancak deneyimlerimden hareketle bu tarz “semptomların” uzun süre tartışmaların, çiftin artık birbirine yabancılaşması, birbirlerine karşı empati duygularını yitirmesi ve artık herkesin kendi kabuğuna çekildiği, birbirini, duygularını umursamadığı süreçlerin sonunda ortaya çıktığını gözlemliyorum. İlişki sürecinde kırılma yaratan anlarda yaşananlar çiftler için travmatik anlara dönüşebildiği için ve hem aile içinde hem aile dışında yaşanan sorunlar ve çözülmeyen sorunların gittikçe dağ gibi birikmesi sonucunda artık evlilik ya da ilişki durma noktasına gelir. 

Çiftler şeffaf iletişim ve uyum sayesinde çok değerli şeyler ortaya çıkarabilecekken gittikçe birbirlerine yabancılaşır, sözcükler yerine mimiklerle, ileri seviyede mimikler yerine ise ağır sessizliklerle birbirleriyle iletişim kurmaya başlarlar. 

Burada sorunların çözülmesi için öncelikle birikmiş sorunların tek tek analiz edilmesi, çözülmesi ilişkinin seyrini değiştirecektir. Diğer şekilde ise “Narsist eş” gibi tanımlamaları doğru bulmadığımı da belirterek eşinizi “hasta” şeklinde tanımladığınız için eşiniz size karşı daha saldırgan olabilir, kendisini koruma refleksiyle sizi daha çok yıpratabilir

“Narsist eş” demek yerine yaşadığınız sorunların faturasını da mutlu anların yaşattığı tebessümü de ikinizin paylaştığını hatırlayarak sorunları çözme yolunda daha uzlaşmacı, barışçıl ve şeffaf bir iletişim birçok açıdan sorunlarınızı çözmenize yardımcı olacaktır. 

Sorunuzla ilgili oldukça faydalı olacağını düşündüğüm kitap önerim ise “Evliliği Sürdürmenin 7 İlkesi – John Gottman, Nan Silver”

12. Soru: “merhaba. geçmiş BİR İLİŞKİYİ NASIL UNUTABİLİRİZ HOCAM?

Merhabalar. Duyguları, düşünceleri ifade ederken kullandığımız kelime seçimleri çok önemlidir. Belirttiğiniz üzere ilişki “geçmiş” olabilir ancak içinizde yaşadığınız duygular hala canlı ve sizi etkilemeye devam ediyor. İnsanlar psikolojik savunma mekanizması anlamında onları rahatsız eden şeyleri unutmak, bastırmak, gömmek eğilimindedir. Çünkü bu kişinin hissettiği duygulardan dolayı yaşadığı üzüntüden ve diğer duygulardan kendisini koruma yöntemlerinden biridir ancak nostaljinin, geçmişteki güzel günleri düşünmenin insanı bir yandan çok mutlu ettiği, hatta beyninde ağrı kesici hormonlar salgılatabildiği diğer yandan ise geçmişi düşünürken içinde bulunduğu hayal dünyasından gerçekliğe gözlerini soğuk bir odada uyanırcasına açtığında ise büyük bir yıkım yaşayabiliyor.

Sorunuzun cevabını ise geçmişi unutmak yerine geçmiş anıların size etkilerinden, tıpkı arka planda açık olan bilgisayar tarayıcısı sekmeleri gibi zihninizi sürekli meşgul eden, günlük yaşama adaptasyonunuzu engelleyen şeylerin etkisini terapi ile azaltabilirsiniz. Çünkü geçmişi olmadan insan çok eksiktir, her ne kadar inkar etsek de bugün sahip olduğumuz benlik geçmişten çok büyük izler taşır.

“Dil hep ağrıyan dişi yoklar, insan acıyı hep aklında tutuar. Ingmar Bergman”

11. Soru: “Anne Baba Ayrı Ebeveynlerin Ergenlik DönemİNDE ÇOCUKLAR İLE NASIL BİR İLETİŞİM KURMALARI GEREKİR SİZCE?”

Ebeveynlerin ayrılık yaşamaları durumunda bundan çocuklar duygusal ve psikolojik anlamda ciddi ölçüde etkilenirler. Çocukluk ve ergenlik dönemi dahi olsa “benim yüzümden ayrıldılar” gibi düşünceler içerisine girebilirler çocuklar ve karşılarında boşanma sürecinden ciddi anlamda yıpranarak çıkmış ebeveynler görmeleri durumunda kimi zaman onları daha fazla üzmemek için kendi iç dünyalarına çekilebilirler.

Bu noktada çocuklarınıza büyük bir şefkatle yaklaşmanız ve yargılayıcı olmayan, suçlayıcı olmayan bir iletişim kurmanız çok önemlidir. Ergenlik dönemindeki çocuklar bu süreçlerde anne/baba figürlerinin eksikliğinden dolayı birçok konuda özgüvensizlik, savunmasız hissetme gibi birçok duygunun tesiri altında olabilirler.

Anne ve baba ayrı olsalar dahi (terapi gözlemlerimden hareketle) boşanmanın, eşine karşı duyduğu öfkenin veya üzüntünün faturasını, duygusal stres bedelini çocuklara istemeden dahi olsa yansıtabilmektedir. Anne ve babanın ayrı olmasına rağmen söz konusu çocukların sağlıklı ruhsal gelişimi olduğu için çocuklara eksikliklerini hissettirmemeli, çocuklarının duygusal ve psikolojik anlamda yanlarında olduklarını göstermeleri çok sağlıklı olacaktır.

Ergenlik dönemi hem çocuk hem de ebeveyn açısından stresli olabileceği için çocuğunuzla kuracağınız yargılayıcı ve suçlayıcı olmayan, destekleyici samimi bir iletişim kanalı çocuğunuz açısından kendini güvende hissetmesi, içe kapanmak yerine özgüvenle duygularını ifade eden, güçlü bir birey olma yolunda emin adımlarla yürümesini destekleyecektir.

Sorunuz ile ilgili kitap önerim ise Elif Kılınç Karagün’ün yazmış olduğu Ergenlik Terapisi kitabı.

10. Soru: “Israr etmenİN ALTINDA YATAN SEBEPLERİ DÜŞÜNÜYORUM BU ARALAR. SİZDEN DE DUYMAK İSTERİM FİKRİNİZİ”

Israr kelimesi Arapça dilinde “Cırcır böceği” anlamına gelir ve cırcır böceği yıllarca toprak altında yaşayabilmesi ile bilinir. Çoğu zaman dişisini etkilemek için ses çıkaran cırcır böceği, ısrarın anlamını kavramamızda bize yardımcı olabilir. Çünkü cırcır böceği nasıl ki dişisini etkileyene kadar ses çıkarıyorsa, ısrar da kişinin istediğini elde edene kadar gösterdiği yoğun istek şeklinde düşünülebilir.

Israr etme ile ilgili ironik bir örnekle konuyu açmak istiyorum. Kurban pazarlarında insanlar bir canlıyı almak isterken el sıkışırlar ve iki taraf da istediğini elde edene kadar ellerini sıkıca tutar, bırakmaz. Aslında, iki kişi “ısrar” etmeyi bıraktığı anda anlaşma sağlanır.

Sorunuzda belirttiğiniz üzere ısrar etmenin altında yatan bir arzu nesnesi, bir istem olabilir; çünkü kişi haz nesnesinden uzak oldukça ona ulaşma konusunda ısrar edecektir. Sahip olmadığı, arzuladığı ve ihtiyaç duyduğu bir şeye karşı ısrarcı olmak, kişinin ona yoğun bir inat ve tutkuyla yaklaşmasına neden olur. Ayrıca, kişinin sürekli ısrar etmesi—hak ettiğini ve hakkı olduğunu düşündüğü şeyler üzerinde yoğunlaşır.

Sorunuzla ilgili aydınlatıcı olabileceğini düşündüğüm kitap önerim: Melanie Klein – Haset ve Şükran.

9. Soru: “EVLİLİKTE KADIN 10 YAŞTAN DAHA KÜÇÜK OLURSA YA DA YAŞ FARKI ETKİLİ?”

Kadınlar ve Erkekler arasındaki ilişkiyi etkileyen bir çok dinamik vardır. Elbette yaş da bunlardan biridir. Kadın ve erkeğin karakter yapısı, dünya görüşleri, inançları, beklentileri, duygusal yapıları ve psikolojik anlamda ihtiyaçları ilişkilerini etkileyen başlıca unsurlardır. Yaş, kişinin biyolojik yaşının dışında olgunluk göstergesidir. Çünkü kişinin karakteri zaman içinde yaşadıkları, deneyimleri ve inançlarıyla şekillenir ve bu yüzden ilişkiyi yaş da etkilemektedir.

Evlilikte kadın ve erkek arasındaki yaş farkının 10’dan fazla olması elbette ilişkiyi etkileyecektir. Kişileri bir araya getiren nedenlerin iyi incelenmesi önemlidir, çünkü insanların ilişkilerden beklentileri, karşısındaki insanın profilini şekillendirir.

Konu ile ilgili ilişkilerin biyolojik ve psikolojik boyutlarını açıklayan önemli eserlerden biri Helen E. Fisher’ın “Cinsel Aşkın Anatomisi” adlı kitabıdır, bu kaynağı inceleyerek tarihsellik ve hormonel boyutta da cevaplar bulabilirsiniz.

8. Soru: “Merhabalar. DEĞERSİZLİK DUYGUSU İLE NASIL BAŞ EDİLİR?”

Merhabalar. Sorunuzu öncelikle cümlenizi inceleyerek başlamak istiyorum. Değer kelimesi incelediğimizde; değerlenmek, değerli, değmek, layık olmak, hak etmek gibi çağrışımlar bilincimize ulaşır. İnsanlar arasındaki ilişki perspektifinden yanıtlamak isterim: Size değer veren bir ilişki içinde olup daha sonra ayrılmış olmak bu değerin geri alınması anlamına gelebilir. Değer, ilişkilerin temel dinamiklerinden biridir. Değersizlik kişinin üzerinde yıkıcı etkiler bırakabilir; kişinin kendisine zarar verdiği davranışlar ortaya çıkabilir. Cümlenizde kullandığınız ‘baş etmek’ kavramı da değer kelimesine yüklediğiniz anlamla yakından ilgilidir. Öncelikle değersizlik duygusunun nereden kaynaklandığını düşünmenizi öneririm.

Kendinizi hangi ortamlarda, hangi zaman aralıklarında değersiz hissettiğinizi not alın; bunlar size sizi değersiz hissettiren şeylerle ilgili ipucu verecektir. Değersiz hissettiğiniz anlarda neler yaptığınızı listeleyin; çünkü davranışlar çoğu zaman bir kısır döngü oluşturur ve insanlar değersiz hissettiklerinde olumsuz başa çıkma mekanizmaları (Maladaptive Coping Mechanism — bu kavrama da bakmanızı öneririm) geliştirme eğilimi gösterebilir.

Örneğin; değersiz hissettiğinizde bu duygudan uzaklaşmak için fast-food tüketme veya yüksek sesle müzik dinleme gibi bazı başa çıkma davranışlarını geliştirebilirsiniz. Bu davranışların farkında olmak olumsuz duyguların yıpratıcı etkisinden korunmanızda önemli bir rol oynar.

Değersizlik konusunda kendini algılayış üzerine düşünmek çok faydalı olabilir. İnsan bazen farkında olmadan kendine karşı mücadeleye girer ve tıpkı Don Kişot’un hayali bir düşman karşısında kendini yıpratması gibi, gerçek olmayan olumsuz inançlarla savaşabilir.

Sorunuz ile ilgili aydınlatıcı olabileceğini düşündüğüm kitap önerim ise “İkili İlişkilerde Duygusal Manipülasyon – Pascale Chapaux Morelli – Pascal Couderc”.

7. soru: “İNSAN PSİKOLOJİSİNİN BOZUK OLDUĞUNUN İLK İŞARETLERİ NELERDİR?”

Hayat birçok şekilde yansımadan ibarettir ve insan bu yansımalar üzerinden kendisini okur, çoğunlukla davranışlarını buna göre düzenler. Psikolojisi bozuk ifadesinin risklerinden biri, kişinin yaşadığı süreci bireysel olarak analiz etmekte zorlanmasına sebep olmasıdır. Kişinin kendini tanımlama biçimi, süreçleri üzerinde büyük ölçüde etkilidir.

Kişinin psikolojik anlamda iyi olmamasının en önemli göstergesi hayat kalitesinin ciddi oranda düşmüş olmasıdır ve yaşam fonksiyonlarını yerine getiremiyor hale gelmesidir. Uyku kalitesinde azalma, beslenme ve ilişkilerde sorunlar gibi pratik bulgular da buna eşlik edebilir. Tanı koymak için mutlaka profesyonel değerlendirme gereklidir.

Farklı bir açıdan bakarsak: “Kişinin huzursuzluğu, mutsuzluğu, gerilimi, sıkıntısı ve depresyonu onu uyandırmaya çalışan önemli işaretlerdir.” (Carl Gustav Jung)

Kişinin yaşadığı problemler, sorunun çözümü için en doğru ipuçlarını taşır. Sizi etkileyen alanları düşünerek ve psikoloji literatürünü inceleyerek kendinizle ilgili farkındalığınızı artırabilirsiniz.

Sorunuzun cevabı konusunda aydınlatıcı olabileceğini düşündüğüm kitap ise “Vücudunuz Hayır Diyorsa” – Gabor Mate’in stresin insan vücudunu ve psikolojisini nasıl etkilediğini yaşanmış hasta örnekleriyle açıkladığı ve psikolojik, tıbbi açıdan derinlemesine ele aldığı kitabı.

6. Soru: “Performans Kaygısı Nasıl Atlatılır?

Sorunuzu yanıtlamadan önce sorunuz ile ilgili görüşlerimi paylaşmak istiyorum. Kökeni 16. Yüzyıllara dayanan “Performans (Perform-ance)” kelimesinin kişi için ne anlama geldiğini iyi anlamak gerekir. “Kamu Eğlencesi” anlamına gelen performans kelimesini incelediğimizde, genelde kişinin kendisi dışında memnun etmeye çabaladığı bir kitle olduğunu anlayabiliriz. Kişinin performans anksiyetesini iyi anlaması sorunun çözümü yönünde çok önemlidir.

Çünkü Yunan Tıp Hekimi Hipokrat’ın da belirttiği üzere “Bir kişiyi iyileştirmeden önce ona sorunlarından kurtulup kurtulmak istediğini sorun.” der. Bu yüzden sizin performansınızı değerlendiren, memnun etmeye çalıştığınız bir kişi (Aile, eş, akademik bir topluluk gibi) olup olmadığını düşünebilirsiniz. Kaygının temelini, kaynağını keşfetmeniz ve bu kaygıyı besleyen (Imposter Syndrome kavramını incelemenizde fayda olabilir.) kaynakları bulmanız sorununuzu çözmenize oldukça katkı sağlayacaktır.

Türk sinemasından metaforik bir örnek vermek istiyorum. Kemal Sunal’ın “Yüz Numaralı Adam” filminde Şaban karakteri düşük sosyoekonomik düzeye sahip olan ailesinin şartlarını düzeltmek için elinden geleni yapar. Karate, benzin istasyonu başta olmak üzere sayısız işte çalışır, başarılı olmak ister ve hep başarısızlıkla karşılaşır, babası onu sürekli “bir baltaya sap olamamakla” itham eder. Temelde ise Şaban karakterinin ana hedefi “Annesini saraylarda yaşatmaktır.” Bu örnekte “Şaban” karakterinin anksiyete kaynağının finansal güçlükler, annesini memnun etmek, hatta annesinin sevgisini kazanmak şeklinde inceleyebiliriz.

Anksiyete konusunda faydalı olabileceğini düşündüğüm kitap önerim Helen Kennerley’in yazarı olduğu “Kaygı-Anksiyete” kitabı.

5. Soru: “ErgenlİK DÖNEMİ TEMBEL GENÇLER NASIL OKUL DERSLERİNE ÇALIŞMAYA TEŞVİK EDİLMELİ?”

Kelimeler canlı varlıklardır, der Jordan Peterson. “Tembel” gençler şeklinde bir tanımlama yapmanın riski de buradadır. Tembel, bir kişilik özelliği olarak algılanır ve bu kişinin ders çalışma davranışının değiştirilmesi istemi aslında temelde o gencin karakterine yönelik memnuniyetsizliğin ifadesi olabilir. Ergen bir genci iyi anlamak birçok şeyin yoluna girmesini sağlayacaktır. Çünkü kimi zaman insanlar bir durumdan memnun olmadıklarında çalışmayarak, direnç göstererek, psikolojik anlamda protest davranışlar şeklinde ifade edebileceğimiz davranışlar sergileyebilirler. Söz konusu gencin ders çalışma konusundaki isteksizliğini, içsel motivasyon eksikliğini çok iyi anlamak gerekir.

Bu konuda Dünya Satranç Şampiyonu Judit Polgar birçok yerde, “Tembellik yoktur, motivasyon eksikliği vardır!” vurgusunu yapıyor. Birçok yerde de belirtildiği üzere yanlış olan şey, tembellik atfedilen çocuğun tembel olmaktan ziyade, onun motivasyonunu sağlayamamış olmamızdır.

Yanlış bir lise tercihi 4 yıla, yanlış bir meslek seçimi ise kişinin ömür boyu memnuniyetsizlik yaşamasına neden olabilir. Çocuğunuzla kuracağınız şeffaf bir iletişim, onun hayal ettikleri, hedeflerine yönelik anlayışınız ve desteğiniz başarıyı kendiliğinden getirecektir. Sorunuz ile ilgili kitap önerim ise Prof. Dr. Betül Aydın’ın yazarı olduğu, ergenlik döneminin çok kapsamlı analiz edildiği ve ergenlik dönemindeki çocukları iyi anlamayı, iyi iletişim kurmayı anlatan “Çocuk ve Ergen Psikolojisi”.

4. Soru: “NarsİST BİR Eş 26 YILDIR GÜCÜM KALMADI. NE TAVSİYE EDERSİNİZ?”

Günlerden bir gün çok ciddi baş ağrısı yaşayan bir adam varmış. Yaşadığı baş ağrısından dolayı günlerce uykusuzluk çekiyormuş. Birçok yere gitmesine rağmen bir türlü yaşadığı probleme tam bir isim konulamamış ve kullandığı ilaçlar geçici bir iyileşme sağlasa bile baş ağrısı devam etmiş. Bir ayın sonunda ise ciddi bir kilo kaybı ve çöküntü yaşayan adam hastaneye kaldırılmış. En son akrabaları uzun süre yalnız yaşayan adamın evini temizlemeye gitmişler ve evi temizlerken yatağın altında dolu bir kül tablası bulmuşlar. Meğer adam üşendiği için çöpe dökmediği kül tablasının yaydığı koku baş ağrısının asıl sebebiymiş.

Problemlerin doğasını metaforik anlamda ifade etmek için anlattığım hikayede olduğu gibi insanlar çoğu zaman problemin asıl kaynağını tam anlamıyla bulamadıklarında ruhsal anlamda ciddi bir enerji kaybı ve yıpranma yaşarlar. Birçok anlamda iyileşmenin ilk adımı kişinin yaşadığı sorunların hayatına, ilişkilerine, sağlığına ne ölçüde zarar verdiğini görmesi, anlaması ile başlar.

Narsisizm birçok açıdan derinlikli olarak değerlendirilmesi gereken bir olgudur. Kimi zaman büyülenmeci olarak algılanan narsizm, kişinin kendini insanların vereceği hasardan korumak için kullandığı bir karakter zırhı da olabilmektedir. Bu konuda profesyonel destek almanız ruh sağlığınız, evliliğinizin sağlığı ve daha birçok alanda faydalı olabilecektir.

3. Soru: “Selamlar. heLİKOPTER ANNE OLMAKLA ÇOCUĞU NASIL ETKİLEMİŞ OLURUZ?”

Selamlar. İnsan davranışlarını incelediğimizde “Domino Taşı Etkisine” benzer yapılar görürüz. Annenin aşırı koruyucu olması genelde annenin önüne geçemediği bir durumdur, çocuğuna zarar verdiğini görse bile bu koruyucu davranışlarının önüne geçemez. Terapi gözlemlerimden de hareketle çocuklar sadece anne ve babalarının ilgi, anlayış ve sevgisiyle büyümezler. Çocuğu etkileyen önemli yapılarından biri ise anne ve babanın kaygı ve korkularıdır.

Helikopter anne olmak çocuğu dış dünyaya karşı aşırı savunmasız hale getirebilir, annenin yokluğunda çocuk derin bir yalnızlık, depresif bir döneme girebilir. Domino etkisinde olduğu gibi bu şekilde bir ortamda büyüyen bir çocuk yaşamının ilerleyen dönemlerinde yalnızlık karşısında büyük bir anksiyete yaşayabilir ve bu yüzden ilişki düzeyinde dahi olsa annesine benzer profilde anaç, koruyucu ve kollayıcı, bakım veren özellikte karşı cins seçimleri yapabilir.

Uzun süre beraber çok yoğun zaman geçiren insanlar ayrılık durumu yaşadığında o kişinin eksikliği durumunda “Organ Eksikliği” durumuna benzettiğim bir durum yaşayabilirler. Çünkü kişinin hayatında büyük bir yer kaplayan kişinin yokluğu kişide büyük bir stres ve kaygı yaratabilir, böyle bir duruma hazırlıksız olması durumunda ise nasıl davranacağını bilemez. Çünkü ona “kol kanat geren, dış dünyanın tehlikelerine karşı koruyan ve kalkan olan” bir kişi vardır ve o kişi gittiğinde kendini çok yalnız hissedebilir.

Bu konuda sağlıklı daha sağlıklı yaklaşımlar için annenin yaşadığı kaygıları anlaması çok değerli olacaktır. Genelde insan korkularının kaynağı belirsizliktir. Annenin çocuğuyla kuracağı güvenli bağ, çocuğun özgüvenli gelişimi annenin koruyucu davranışlarının azalmasını sağlayabilir.

Bu konuda “Oedipus Kompleksi” konusunda inceleme yapmanız aydınlatıcı olacaktır. Bağlanma konusunun uzman isimlerinden John Bowlby – Bağlanma kitabını okumanız çocuğunuzla aranızdaki ilişkiyi anlamanıza katkı sunabilir.

2. Soru: “ANNEYLE BAĞLANMA SORUNUNU AŞMAK İÇİN TERAPİSTİN BAYAN OLMASI MI GEREKİR?”

Bu konuda herhangi bir zorunluluk yoktur ancak kişinin yaşadığı sorun bir parçası olan kişiyle terapistin aynı cinsiyette olması danışanda bir özdeşim durumu ortaya çıkarabilmesi halinde bu durum terapi sürecini etkileyebilmektedir. Danışan açısından terapistin anne, kurtarıcı rolünde görülmesi terapi süreçlerinde karşılaştığımız bir durum olan “Transferans” durumunu ortaya çıkarabilmektedir. Ayrıca özdeşim durumundan dolayı danışan annesine yönelik duygularını terapiste de yansıtabilir.

Burada asıl sorun belirttiğiniz üzere bağlanma stili olduğu için terapist, sorunun asıl kaynağı değil de danışanın sorunun çözümüne dair gösterdiği direnç noktasında terapi sürecini etkileyebilir.

Terapi süreci ile ilgili kaygılarınızı daha iyi anlamak için “Transferans – Psikolojide Savunma Mekanizmaları – Yansıtma” başlıklarında inceleme yapmanızı tavsiye ederim.

1. Soru: “BİR ANNE NEDEN ERKEK ÇOCUĞUNA VERDİĞİ DEĞERİ KIZ ÇOCUĞUNA VERMEZ?”

İnsanların değer verme davranışlarını anlamak ve sağlıklı bir şekilde analiz edebilmek için en başta kültürünü, yaşadığı toplumu, aile dinamiklerini ve psikolojisini incelemek çok önemlidir. Bu cinsiyetler için de geçerlidir. Anne, kendisine ve cinsiyetine dair toplumda ve ailede değersizlik veya güvensizlik duyguları yaşıyorsa, erkek çocuğa daha çok değer verme eğiliminde olabilir.

Ayrıca kendisini güvende hissetmemesi durumunda oğlunun gelecekte kendisini koruyacağını düşünerek de bu şekilde seçim yapabilir. Tarihsel süreçlerde erkek çocukları asker, işçi ve bunun gibi toplumdaki önemli pozisyonlarda olduğu için erkek çocuk gelecekte iktidar mekanizmalarında rol alabileceği için sosyolojik anlamda bu gibi olguları da göz önünde bulundurmak gerekir.